betaartı betaartı

Ne Yalan Söyleyeyim, Vallahi Bir Tatsızdı!

Para, kadınlar, şan, şöhret, lüks otomobiller… Hepsine sahip ünlü Hollywood aktörü bir baba Johnny Marco (Stephen Dorff) ve boşanmış bir çiftin annesiyle yaşayan, aslına bakılırsa yaşına rağmen çok da cool tavırlara sahip kız çocuğu Chloe (Elle Fanning) ekseninde geçiyor Sofia Coppola’nın son filmi Somewhere.

Başkalarının gıpta edeceği tüm sahip olduğu o “muhteşem” şeylerin aksine, yine bunları tüm klişeleriyle önümüze koyan yönetmenin asıl derdi; filmdeki babamızın nasıl da bulunduğu konumdan sıkılmış ve esas aradığının “sıradanlık” ve ruhunu tatmin edebilecek bir sevgi, bir derinlik olduğunu gösterme çabası…  Ama bu çaba yetersiz kalmış, uzamış, tatsızlaşmış ve maksadını dakikalar ve sahnelerce aşmış gibi duruyor ne yazık ki.

Film, sevgi kutsallığının alternatiflerini de kurcalamak istiyor sanki bir yandan da. Sade ve sıradan bir vatandaş gibi yaşamak arzusu doğrultusunda, tüm o şaşaanın içinden onu sıyırıp alabilecek bir kadın sevgisi mi, bir aşık mı yoksa kendi küçük kızının sevgisi mi –ki onun da ihtiyacı olan-?

Yönetmen belki kendi hayatıyla da doğru orantılı olarak ikinci seçeneği ele alıyor; hiçbir maddi ihtiyacı olmayan babanın her şeyi elinin tersiyle itip, kızıyla geçirdiği birkaç zamandan sonra ruhani ihtiyaçlarının farkına varması.

Peki izleyene ne sunuyor şu devirde bunca film varken sevginin çeşitlerini, insanın hayattaki yoksunluk ve boşluklarını inceleyen? Klişe bir soruyla; film bize ne katıyor? Tekrar bir hatırlatma ise maksadı eyvallah, başarılı olmuş denebilir. Ama asıl hedef yeni bir şey kazımaksa belleklere; olmamış gibi.

“Evet hadi bakalım Guitar Hero’muzu da oynadık, dondurmamızı da yedik, Ferrari’mize de bindik.” “Evet evet, eee sadet?” derken saman tadıyla bitiveriyor film ne yazık ki.

“Lost in Translation”ın hatırına çok fazla yerden yere vurmak gibi olmasın diyorum ama şunu da belirtmek istiyorum ki; ‘bir pazar akşamı 22:00’de Kanal D’de yayınlanabilecek ya da şehirler arası otobüs yolculuklarının koltuk arkası minik ekranlarına pek bir yakışacak birkaçıncı sınıf televizyon filmi olabilir miymiş acaba’ diye üzülerek düşündürtüyor.

Filmden sonra en şiddetle aklımda kalan; pole dancer ikiz kızlardı diyebilirim. Allah sahiplerine bağışlasın! Ayrıca filmin başarılı noktalarından biri olmuş denebilir. Cinselliğe yabancılaşma. O kadar doymuşluk, tatsızlık ve heyecansızlıkla bezenmiş olsa gerek ki babamız, taş bebek hatunların karşısında, nötr bir vaziyette onları izleyip uykuya dalabiliyor.

Yine aynı yerden tutmak gerekirse filmi, kızının buz pateni gösterisindeki masum ve su gibi hali ile direk dansçısı kızlarımızın kusursuzluğu ve teenager tavrı arasında bir benzeşlik kurulabilir. Başarılı bir nokta olarak ele alınabilir. Johnny Marco babanın o kızları ve akabinde kendi kızını izlemesinin arasındaki duygu farklılığı olarak gözlemlenebilir.

Diyeceğim o ki; sadece bana gözlem yaptırsın, durum tespitini göreyim, yetineyim diyorsanız, buyurun, açın, izleyin. Ama “Ruhumu, beynimi çekti çıkardı benden” ya da “Yahu yeni bir film seyrettim hayatım değişti” gibi iddialı cümleleri kurmak niyetindeyseniz; çok da fazla ümide kapılmayın derim, dost tavsiyesi.

Bir de The Strokes’un “I’ll Try Anything Once” şarkısını da şöyle alalım, zeval gelmesin.

IMDb: Somewhere, Sofia Coppola

Yorum yaz!