betaartı betaartı

Serinkanlı Bir Yakarış

 

Geniş kasalı arabasının dikişli, kırmızı deri koltuklarında, direksiyonun başında oturmaktaydı. Kafasını solundaki kapının kenarına yaslamıştı. Emniyet kemerinin demir kısmı şakağını acıtsa da, gözlerindeki yorgunluk daha ağır basıyordu. Bezgin bakışlarıyla karşıdaki hotelin ucuz, yeşil yanıp sönen tabela ışıkları belli belirsiz gözünü alırken, yan taraftaki kırmızı Heineken tabelası daha afili duruyordu.

Kırık cam parçalarıyla dolu sokakları, çok konuşan ama cesaretsiz adamları, komik polis arabaları, otel odalarında çantalarda saklanan 50 binlikleriyle, kör kalem satıcılarıyla, sarhoşlarıyla bu kasabada sanki bir suç işlemiş ve bir şeylerden kaçıp saklanır gibi bir hali vardı. Orada kendini güvende hissederek oturuyordu sanki.

Ve dua ediyordu korkudan ya da şükürden. Tanrıya değil ama. O’na.

Ve yardım istiyordu. Tanrıdan değil ama O’ndan.

İçin için değil, sigarasından kendine güvenli bir nefesi içine çekerken.

Ya da tam tersine bir odada halıya kapanıp ağlar gibi. Diz çöküp… Gerçek yakınmalarla…

“Bana yardım et” diye ayaklarına kapanarak belki de. Edemeyeceğini bile bile. Hatta o anda O’nun kendisinden nefret ettiğini bilmeden belki de. Mavi elbisesine kapanarak… Eteğinde bekleyip, medet umarak. Ya da beklendiği için… mavi elbiseyle… teşekkür ederek, kömür kadar kara gözleri ve bukleleriyle onu dünyanın sonuna kadar seveceğini söyleyerek…

 

 

Yorum yaz!