betaartı betaartı

Şu İşe Bakın! Dünya Bugün Çok Hızlı Dönüyor!

 

Üniversite birinci sınıfta “kim tutar beni, yönetmen olacağım şu okul bir bitsin hele” düşüncelerine sahipken, zamanla hayatın gerçek yüzünü görünce, “Eeöm sektörel dergi mi; zevkli iş aslında” sözlerine evriliverdik şu hayat gailesinde.

Amma ve lakin; keyifli mi keyifsiz mi bilemem size göre ama akşam işten dönüp (ya da sabah. -D100 karayolunun Cankurtaran mevkiindeyim, yol açık. Buradan gececi arkadaşlara selam olsun!) eve gelince, “ne çok yoruldum, lanet olsun, yarın nasıl gideceğim şu işe” tasalarında iken, aslında ruhunuzu bedeninizden çekip çıkaracak, “hele dur bakalım, bak hayatta neler var” diyecek bir dokunuş istiyorsanız, sığınmalısınız en azından filmlere!

Yine bir yazı, yine Wim Wenders evet. Bu insanoğlu böyle filmler yaptıkça ben yerimde duramıyorum, dünya dar geliyor. Komplekse giriyorum. Hayatımdan beziyorum.

Kıskanıyorum!

Arkadaşlarla toplaşıp, “abi düşünceler var da kafada, gaz verecek insana ihtiyaç var” konuşmalarını bu alanda eğitim almış olan her bireyin en azından bir kez kendi aralarında yaptıklarından eminim.

Umudu kaybetmiyoruz ama, senaryo çalışmalarımız devam ediyor, kısmetse 2021’in güz aylarında vizyona sokmayı planlıyoruz filmimizi. Bekleriz.

The Million Dollar Hotel

Alacakaranlık vakti, iç içe geçmiş koca metropolis Los Angeles.

Polisçilik oynamak hoşuna giden, heyecanlı, afacan, aşık bir “şüpheli” Tom Tom (Jeremy Davies).

Parmak uçlarında ateşlerin yanından yürüyen, elindeki sigara ve kitapla, kısacık saçlarıyla aslında var olmayan şeffaf bir hayal ürünü Eloise (Milla Jovovich).

Bir cinayet… Yahudi ve güç sahibi, medya kralı bir babanın yoksul ve sefil bir otelde yaşamayı tercih eden ve burada öldürülen “Beverly Hills Prensi” oğlunun katilini aramaya gelen dedektifler. Amerikan sinemasının eğlenceli, “iyi” ve adil polisleri, tabii ki ilk aday Washington’dan gelen Detective Skinner (Mel Gibson), nam-ı diğer Frankestein.  (Hatırlarız onu eski polislik günlerinden.)

Eski sigortalı, şimdi ise yoksulluk günlerinden konuşan, televizyon seyreden, tuvalette su akmamasını, bir dedektif sorgusundan daha korkutucu bulabilecek “bunalımlı” çeşitli türden insanın bir arada kaldığı bakımsız bir otel.

Katili bulmak uğruna, hayatlarını sanki yaşadıklarından daha da kötüsüne çevirebileceğini sanan despot bir dedektifle (gerçekten öyleyse) ve bulundukları durumla bile dalga geçebilen, başkalarının tımarhaneye benzeteceği ama “iktidar halkındır” cümlesiyle hükümet için çalışanı alt edebilecek kaybedenler!

Parlak mokasenli babanız bir torba dolusu altın verirse ve bir de krallığının anahtarlarını, daha görülecek çok oda için… Arka kapıdan anahtarları atıp, kaçıp kaçmamak size kalmış.

Arka bahçede görülecek başka bir şeyler mi? Evet var… Arkada bıraktığına el sallayarak, bir terasta ölüme can atarak koşturacak…

Bir kız, bir oğlan, bir baba, bir aşk (ki gördüğün gözdür senin), bir polis, bir trajedi, ardındaki balo ve yerden topladığımız elimizdeki Tom’un kanıyla birbirimizi teselli etmemize değecek bir film.

Başı da sonu da bu.

Damaklardaki tat… Beyin uyuşması… İmrenme…

Eklenmesi gerekirse;

Şu dünyada sadece sigara içilir galiba,

hayallere, aşklara, yapılması gerekenlere, çekilmiş filmlere karşı tüttürülür..

Ve pencereden ılıksarı güneş ışığı girerken yüzüne bakıp, “ayaklarına kapanılır”…

Efkar!!

En

güzel laf galiba.

Git uyu haydi!

***

IMDb: The Million Dollar Hotel

 

Yorum yaz!