betaartı betaartı

Babasına Bak, Oğlunu Al: Jim Loach

 

Sosyal konulu temalar işleyen Ken Loach’a olan hayranlığımızı ikiye katlayacak biri var artık… Sevgili oğlu, Jim Loach…

Babası kadar alçakgönüllü olan bu adamı bugünlerde İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak Beyoğlu sokaklarında dolaşırken görebilirsiniz. Portakallar ve Günışığı (Oranges and Sunshine, 2010), 13 Nisan akşamı ilk kez gösterimdeydi ve film sonrasında yönetmenle küçük bir sohbet gerçekleştirildi ama bu denli etkileyici bir filmin ardından söylenen sözler yetersizdi.

Gerçek bir konuyu temel alan film 80’li yıllarda Margareth Humphreys adlı bir kadının 1940-50 tarihleri arasında İngiltere’den Avustralya’ya gönderilen 130.000 çocuk vakasını ortaya çıkarmasını ve bu alanda yaptığı araştırmaları konu alıyor. Yönetmen bu filmin çekeceği ilk film olacağına Margareth’in hikâyesini kendi ağzından dinledikten sonra karar vermiş. İyi de olmuş. Hikâyenin sadece kendisi değil kurgusu da bir o kadar etkileyici ve derin.

Margareth sosyal sorumluluk projelerinde çalışan iki çocuklu mutlu bir evliliği olan bir kadındır. Bir akşam evine dönerken yanına bir kadın yaklaşır ve 1940’lı yıllarda, 4 yaşında gemi içinde kendisi dışında yüzlerce çocukla beraber Avustralya’ya gönderildiğini ve orada bir çocuk barınağında yetiştirildiğini söyler. Margareth bunun imkânsız olduğunu ve yanlarında bir bakıcı olmadan bu kadar çok çocuğun kıtalararası bir gemi yolculuğuna yollanamayacağını açıklar fakat sonradan karşılaştığı başka bir olay onu bu konuyu araştırmaya iter. Günlerce yaptığı çalışmalarda bu kadının İngiltere’deki annesini bulur. İkisini bir araya getirir ve ardından daha çok yapmak istediğini fark eder. Yardıma ihtiyacı olan, annesi babası öldüğü söylenerek Avustralya’ya gönderilen binlerce insanın ailelerini bulmak için çalışmaya başlar. Bu süreç içerisinde sık sık Melbourne ve Londra arasında gider gelir. Avustralya’da karşılaştığı manzaralar onu her defasında biraz daha hayrete düşürür. Çaresiz insanlar, ailesinin varlığından habersiz yıllarca tarlalarda çalıştırılan, kiliselerde çalıştırılan işçi çocuklar çıkar karşısına. Evet, bugün hepsi kırklı yaşlarındadır fakat yaşadıkları deneyimler onları ruhsuz insanlara çevirmiştir. Yıllar sonra bir kadın çıkıp ailelerini bulabileceklerini söylüyor, onlar adına savaş veriyor ve hükümete karşı geliyor. Bütün bu uğraşlarının sonunda tam 130.000 çocuğun bu yollarla Avustralya’ya işçi olarak getirildiğini öğreniyor. Öğrendiği her ayrı hikâyede biraz daha yoruluyor, içine kapanıyor hatta kendi psikolojisi bile ona artık durmasını söylüyor.  Ailesi her ne kadar memnun olmasa da annelerinin bu savaşında her zaman onun yanında olmaya kararlı.

Filmde yaratılan Margareth karakteri Emily Watson tarafından canlandırılıyor ve tam da filmin çekimlerinden önce annesini kaybeden oyuncu çekimler sırasında biraz zorlanmış olsa da filmi izlerken onun bu hikâye için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek en doğru yorum olur bence. Çünkü Margareth o kadar hassas bir karakter ki ailesini bulmak için söz verdiği bir adama annesinin artık hayatta olmadığını söylerken onu üzmemek için en uygun yeri aramaya çalışıyor, onu rahatlatmak için elinden geleni yapıyor, bir nevi bu insanların kardeşi gibi davranıyor. Ama bunu hissederek yapıyor.  Her gün yollarda, her gün yola çıkmaya hazır… Bütün bu gidiş gelişler onu da yıpratıyor zaman içerisinde fakat orada o kadar insan beklerken bunu burada bitirmek anlamsız diyor her defasında.

İngiliz ve Avustralya hükümetlerine sataşan bu filmin Türk versiyonu olsaydı uluslararsı festivalleri dolaşmak bir yana dursun kendi ülkemizde bile vizyona giremezdi sanırım. Fakat Jim Loach, ki burada babasını da severdik demek geliyor içimizden, yürekli bir duruşla fikrini beyan ediyor. İngiliz Hükümeti’nin bu çocuk tehcirini kabul etmesi 1980’lerin sonunda gerçekleşiyor fakat Avustralya bu itirafta biraz daha geç kalıyor.  Fakat sonuçta her iki tarafta tarihte böyle bir olay yaşandığını kabul ediyor. Peki, kabul etmiş olmak her şeyi çözüyor mu?  Margareth bu sorunun cevabını Leon adlı bir karakterin onu götürdüğü bir kilise ziyareti sonrasında onlar için yaptıkları karşısında ona teşekkür etmesinin ardından şu sözlerle veriyor: “Sizlere kaybettiğiniz yılları geri getiremem ki…”

Kaybolan 40 sene… Gün ışığının hiç bitmediği her daim taze portakalları ağaçlarından toplayıp yiyebilecekleri bir ülke vaat edilmişti onlara ve çıplak ayaklarıyla tıkıştırıldılar o soğuk gemilere… İtiraz edemezlerdi çünkü bakacak kimseleri yoktu…

IMDb: Oranges and Sunshine, Jim Loach


Yorum yaz!