betaartı betaartı

Bir Gaganın Arasında Anılar

 


Temmuz çocukları doğuran bir Nisan gününde parkın aralıklarla yerleştirilmiş sıralarından gölgesi bol birine oturmuş, kıpırdanan baharın onlara yüklediği görevi yerine getirir gibi sevişen ördekleri izliyorum. Bir yol kenarı lokantasına oturup otomobillerin sesini duymamaya direniyorum önce önce, unutmaya alışıyorum sonra. Çeviride manası kaybolan bir sohbetin ortasında, gecenin içinde ve -gece olduğundan belki- kıymetli bir tekbaşınalığın kıyısında oturuyorum bir sıraya. Bazı kuşlar perdeyi açmamla uçup gidiyor, kayboluyor; bazılarıysa geri dönüyor; beyaz bir güvercin yeniden konuyor camın pervazına, onu anlatırken bile yalan söylediğim bir güvercin, mavisi olmadan yaşayamadığı bilmiyor değilim.

Sağda solda insanlar var, garipsiyorum. „Neyi garipsiyorsun?“ diyorsun. „Gözlüğüne, elindeki kitabına ve şalına sarılmış bir sırada oturuyorsun.“  Herkes hikayesi kadar yaşıyor, biliyorum. Orta yaşların üzerinde iki kadın yürüyüşe çıkmış, köpeklerini gezdiriyor. Köpeklerden biri tasmalı, boynunda zincirleri şakırdıyor. İpi çözülmüş köpekse benim oturduğum banka doğru yaklaşıyor, ağzından sular akıyor. Tedirgin değilmişim gibi gözükmeye çalışıyorum ama işler ters gitse kendimi koruyamayacağımın da bilincindeyim. İki kolumu sıranın tahtalarının arkasına atıyorum, içgüdüsel olarak korkmadığımı göstermeye yöneliyorum belki de. Yaşamın bu tarafı sevilecek bir şey sanırım. Sonuca bağlanması gereken bir an; hayatım boyunca hayvanlarla neredeyse hiç haşır neşir olmamış, mesai harcamamış olduğumdan keskin bir hareket yapamıyorum veya bir huzura eremiyorum. Ancak bu bir hayvan beslemiş olup olmamakla ilgili bir an değil; zannediyorum ki rahatlıkla başka şeyler hakkında tümevarılabilinecek bir hissiyat barındırıyor içinde.

İstanbul’un kanlı canlı semtlerinden birinin loş bir kahve dükkanında bir buluşmada, suskunlukların yalnızca benim söze girmemle kaybolduğu bir sohbette gittikçe geriliyorum. Ağızımdaki baklayı çıkarmama ramak kalmış ve bundan kaçmayacağımı –kaçamayacağımı-  biliyorum. „Benimle olmanı istiyorum.“ diyorum ve bu sefer söze bir süre girmeden susuyorum. Orta Avrupa’nın o kadar da kanlı canlı olmayan bir kentinde bir dairenin kapısına dayanıyorum, ahşap kapıya nasıl vurmam gerektiğini kestirebilmem için duraksıyorum, elimin ayarını yapıyorum önce. Parmaklarımı büküp orta ve yüzük parmağımın kırıldığı noktaları ahşabın üzerine yerleştiriyorum; kararsızlığa düşüyorum azıcık. İki kez vuruyorum kapıya ve içerisini karanlık gösteren merceğe doğru yaklaştırıyorum bir gözümü, diğerini kapatarak. Yüksek tavanlı, 1945 öncesi inşa edilmiş gibi hikayeli duran bir otel odasında, cam kenarına konan güvercinin beyazlığındaki çarşafa yarım yamalık uzanmış, elimde emanet bulunan bira bardağını komidine koymaya uzanıyorum. Şehirden habersizim ancak gecenin daha yeni başladığının farkına varacak kadar tecrübeye sahibim. Bir elimi destek almak için yatağın kenarına koyuyor ve doğruluyorum, kadının sözünü kesmek pahasına ona doğru kıvrılıyor ve dudaklarına yöneliyorum.

Giyiminin, yürüşünün ve aksanın kuşaklardır Orta Avrupa kültüründe harmanlanmanın bir ürünü olduğuna işaret eden bir kendine güven ve hissizlikle orta yaşların üzerindeki kadın köpeğe sesleniyor. Sahibinden aldığı emirle parkın yürüyüş parkuru boyunca –belki de uzun süren bir tasmalanmadan sonra- zincirlerinden arınmış köpeğin kulağında zincir şakırdaları çınlıyor ve tam da benle burun buruna gelmişken yolunu değiştiriyor. Önden köpekler, arkalarındansa kadınlar giderken onlara dik dik bakıyorum; anlık ve benim de garipsediğim bir iç rahatlığı hissediyorum. Sonrasında ise daha da garip bir şekilde gülmeye başlıyorum. Böylesine komik, basit ve küçük bir anın anımsattığı ve fikirlendirdiği şeyler için tek başıma oturduğum bankta kahkahaları kafamın içinde tutamadan gülmeye salıyorum kendimi. Kadınların spor ayakkabıları onlar uzaklaştıkça birer buğday tanesine dönüşürken sessizliğin arasına birkaç mısraya eşlik ediyorum.

„Sükutun içinde bulunarak zamanını boşa harcamıyorsun,

Anıların bir zinciri içindeyim ve bu benim takdirim.“

Kırmızının, koyu yeşilin ve morun, tüylerinde birleştiği iki ördek, açık toprak rengi bir diğerini küçük gölden çimlere doğru tırmanarak kovalamaya başlıyor, saatlerdir sükunetle yoğrulan park birden hareketlilik kazanıyor. Karşı sıramda oturan ve neredeyse benim oturduğum kadar uzun süredir ağaçların altında bulunan, bisikletini bankın kenarına yaslamış gözlüklü, esmer adam ona doğru koşuşturan üç adet ördeğe şaşkınlıkla bakıyor, pek bir anlam veremiyor sanırım. Yine hafiften gülümsüyorum. Küçük gölün sahibiymiş gibi onlara benzemeyeni kovalayan ve sonunda onu uzaklaştıran ördekler hızlı adımlarla tekrar suya doğru yöneliyorlar. Uzun süredir devam eden sessizliği bu istinai ve münferit olayla bozulmuş olan park tekrardan dinginliğe kavuşuyor. Sağ arkamda onlarca güvercinin toplanmış olduğu ve güneşin battığı istikametteki alana doğru kafamı çeviriyorum. Parkı çevreleyen eski taşların güneş ışınlarını kestiği köşede diğer güvercinlerin içinde bir türlü barınamayan beyaz bir güvercin kararan gökyüzünün son maviliklerine doğru yükseliyor. Defterimi kapatıyor, kalemimi cebime koyuyorum.

***

Alıntılar/İlintiler/Göndermeler:

Aulus Persius Flaccus (M.S. 34-62)

Going Inside – John Frusciante – To Record Only Water For Ten Days (2001)


Yorum yaz!