betaartı betaartı

Görünen O ki; Ortak Bir İlgi Alanımız Var!

 

İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin İtalya’da geçen ve İtalyanca, İngilizce ve Fransızca’yı harmanlayarak bize sunduğu Aslı Gibidir (Copie Conforme) adlı filmde; sanat eserlerinin kopyalarının da asıllarından farkının olmadığını savunan, konu hakkında yazdığı “Copie Conforme” adlı kitabını tanıtacağı bir seminere katılmak üzere İtalya’ya gelmiş İngiliz bir yazar olan  James (William Shimell) ile yazara şehri tanıtmak ve elindeki kitapları imzalatmak isteyen, antika dükkanı sahibi, bir çocuk annesi bir kadın olan Elle’in (Juliette Binoche) hikayesini izliyoruz. Kısaca bir objenin, bir sanat eserine dönüşümünden yola çıkıp da onun orijinallik ve sahteliğinden dem vurarak kadın erkek ilişkilerine uzanmanın başarılı bir yolculuğunu…

Filmin başında birbirini tanımayan, yabancı iki kişinin flörtümsü ilişkisi -kahve satan kadının onların evli olduklarına olan inancını kırmamak adına belki de-kadının dükkanındaki sohbetten sonra kadın erkek ilişkilerini konu alan bir oyuna dönebiliyor günlük rutin ilişkiler gibi. “Sen şunu yaptın, sen bunu yapmadın, ne kadar sorumsuzsun, oğlunun doğum gününü hatırlamadın bile, dün akşam yıldönümümüzdü uyudun” gibi lafları aynı bilmem kim teyzemizden dinler gibi dinliyor ve aslında ne kadar da “kopya” insanlar olduğumuzu fark edebiliyoruz galiba bu oyunun içinde. Film iki bireyin, birlikte olan iki insanın bir ilişki içerisindeki iç devinimlerinden,  kadın erkek sorumluluklarından, kimin ne isteyip kimin ne verdiğinden dem vurmaya başlıyor bu noktada. Elle, “Bizler midye değiliz, basit olmamız gerekmiyor, kompleks yaratıklarız”, “sadece aptallar hayatı zorlaştırır” derken filmin başında, kendini James’i didiklerken buluyor Toscana Vadisi’nin tam ortasında.

Film içerisinde James’in yönelttiği “Sen de burada mı evlendin?” sorusu Elle’in oğlundan gelen telefonla kesiliyor ve bize yine bu ilişkinin hangi boyutlarda olduğunu hayal etmek düşüyor. Sanat eseri ve karı-koca ilişkisinin birbiriyle karşılaştırıldığı ‘hangisi orijinal hangisi kopya’ sorgusu. Yeni tanışılmış bir adam mı? Yoksa aslında seçtiği hayat doğrultusunda kendi yolunu yaşayan bir eski koca, hali hazırdaki baba mı?

Daha doğrusu, açıkça, Elle’in tüm cool’luğu insanların evlendiği o binaya girdikten sonra kaybolup, çocuğunun ıslak tişörtünden dolayı hasta olacağından ve özel derse yetişemeyeceğinden endişelenen sorumluluk sahibi, tek başına tüm yükü taşıyan bir anneye evriliyor. James ise evet eğlenmeyi, hayatın tadını çıkarmayı yeğliyor tıpkı 13 yaşlarında bir çocuk gibi.

Sanat eserinin orijinallik, biriciklik gibi kavramlarının sorgulanmasının kuvvetli örneklerinden biri olan Andy Warhol’un (ya da Jasper Johns ya da Marcel Duchamp örnekleri çoğaltılabilinir) çalışmaları, yani “bir objeyi alırsın müzeye koyarsın adı sanat olur” durumu bu tartışmaya yerinde bir örnek olarak kullanılıyor filmde. Bu da mekan faktörünün bir şey’in kaderini nasıl değiştirebileceğinin tartışılmasına yol açıyor.

Filmin ana teması olarak Walter Benjamin’e (“Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” Bkz. Pasajlar/ Walter Benjamin) selam ederek bir sanat eserinin “biriciklik” kavramından yola çıkılıp, sanat eseriyle insanoğlunun hayatının bu noktada benzeştirilerek yorumlanmasına tanık oluyoruz. James de şu cümlesiyle filmin başında girizgahını yapıyor: “Sanattaki üretimle, insan ırkının üremesi arasında paralellik söz konusudur”.

James’in aslında kitabından, orijinal-kopya konusundan (sanat düşünüldüğünde) ne kadar uzak olduğu gözlerden kaçmıyor. Esas meramının, hayattaki esas orijinalin aslında insanın kendi hayatındaki mutluluk kaynakları olduğunu, dışarıdan bakışın aslında o kişi mutluysa pek de bir anlam ifade etmemesi gerektiğini savunuyor. Tek bir orijinal olduğunu söylüyor James. Elle’in kız kardeşinin evinde… Marie’nin kocası…

Yine aynı şekilde pratiklik, pratik eşyalar ve oymalı kakmalı barok antikalar arasındaki fark… Bunun çelişkisini de gözler önüne seriyor film James aracılığıyla. Antika dükkanında beklenmedik bir şekilde, “Evim pratik eşyalarla doludur” deyip, ardından şehir dışında bir yerlere uzaklaşmayı teklif ediyor James. Kapıdan çıktıklarında ise boylu boyunca bekleyen neredeyse son model bir arabayla karşılaşıyoruz. Film burada da ‘varın siz düşünün kararınızı verin’ sorgusunu yaşatıyor bize. Orijinaller mi kopyalar mı, antikalar mı modern eşyalar mı? Tercih tabii bizim ama Freud’un hastalarının genellikle, evdeki barok eşyalar sayesinde bunalıma giren histerik ev kadınları olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Evli kişilerde görülen çocuk sonrası ilginin çocuğa kaymasına bağlı olarak vuku bulan kadının/erkeğin karşısındaki dinle-ye-meme durumu da filmde layıkıyla işleniyor. Elle’in oğlunun konferans sırasında rahat vermemesi (ve her ikisini de merak eder gözlerle süzmesi), daha sonrasında kafede yaşanan diyalog (anneyi sorguya çekme), film süresince arkası kesilmeyen telefonlarla, anneyi kıskanan, paylaşmak istemeyen, annenin başka bir erkekle olabilecek ilişkisini kontrol altına almak istemenin açık örneklerini görüyoruz Elle’in oğlunda. Bu noktada anneyi sahiplenme, anneye aşık olma, anneden nefret etme gibi başka boyutlarda açılımları olan Oedipus kompleksi akıllara geliyor.

Filmin sonlarına yaklaşıldığında, “Ah, acaba ne zaman Hollywood’a evrilip bizi katharsisin doruklarına ulaştırıp, Elle ile James’i balayı odalarında seviştirip mutlu sonla bitirecek” derken Kiarostami yine ters köşe yapıyor. “Hayır bu tamamıyla romantik bir aşk filmi değil ne yazık ki” dercesine, James’in realizmini Elle’in romantizminin yanında gözümüze sokuyor. Ve filmin başarısı da buradan geliyor öncelikle sanırım.

İşte Aristoteles’ten yola çıkıp buralara kadar gelirsek, filmi bir bütün olarak bu şekilde de ele alabiliriz galiba. Bu bir film, bir sanat yapıtı zaten; filmin içeriğinde de bir sanat yapıtının orijinalliği tartışılırken belki de gözden kaçmaması gereken şu olmalı: Hepsi hayattan besleniyor aslında, hepsinin orijinali hayatın ta kendisi. Sanat kavramının da çok eski bir kavram olmadığını, 18. yüzyıla kadar “sanat” denilen durumu “zanaat” sözcüğünün karşıladığını da hatırımıza getirerek…

Özellikle son dönemlerin “orijinallik, marjinallik, farklı olmak, sıradanlık ve sadelikten kaçınmak” gibi revaçta deyişleri üzerinden belki bu bağlamda düşünmeye itiyor film bizi sosyolojik düzlemde. Farklılık yaratmanın, sıradan olmamanın özellikle son 20-30 senenin reklamcılıkla da birlikte ivme kazanan ve layıklıyla da iş gören bir söylemi olduğunu hatırlamamız gerekiyor burada.

Oysa ki birimiz birimizden ne şekilde olursa olsun üstünlük ve farklılık yarışına girdiğinde, aslında belki de en insani yönümüz olması gereken “eşitlik” kısmını bir anda unutup bencilleşebiliyoruz. Bunun zaten siyasi karşılıkları da yüzyıllardır tartışılageliyor. Aslında belki de farklılık yaratmaktansa, nasıl bir olunur, nasıl sıradan, sade vatandaşlar olabiliriz bunun derdine düşülebilse dünya daha yaşanası bir yer olabilir. Çünkü eninde sonunda evet hepimiz aynıyız!

Kadın erkek ilişkisini, kısaca bize bizi layıkıyla anlatan bu filmin sonunda akıllara, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, ilişkisine sahip çıkmaya çalışan, kendini onu korumaya adamış, hiç bir detayı unutmayan, kocasına güzel gözükmeye çalışan, aşk dilenen Elle’in ya da yemek içmek gibi temel ihtiyaçları yerine getirilmediğinde sinirlenen, ilişkiye dair hiçbir detayı hatırlamayan, karşısındaki kadın aşk adına birkaç bir şey söyleyebilmek için hırpalanırken gözünün iliştiği motosikleti inceleyen James’in, annemizin, babamızın, kendimizin istediği gibi, belki de çok sıradan, belki bir o kadar farklı ama yeri doldurulamayan bir düşünce geliyor;

Ne kadının güçsüzlüğü ne erkeğin gücü sonuç olarak herkes, her kim olursa olsun bir omuz istiyor.

Bazen orijinal, bazen bir kopya.

IMDb: Copie Conforme

 

Yorum yaz!