betaartı betaartı

Buzun Sesi Uzaktan Hoş Gelir


Muhafazakar kelimesi, çoğunlukla katı dini inanç sahibi olmakla özdeşleştirilse de esasında Arapça muhafaza kelimesinden türemiş ‘tutucu’ anlamındaki bir sıfattır. Okumakta olduğunuz bu yazıda ise iki muhafazakarın hayat çizgileri, Le bruit des glaçons (Buz Sesi) adlı film üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenecektir: Bendeniz ve söz konusu filmin senaristi ve yönetmeni Bertrand Blier.

72 yaşındaki Bertrand Blier’in, o zamanlar henüz 31 yaşında olan Gérard Depardieu’ya, yalnız ve yalıtılmış Alphonse Tram rolünü biçtiği 1979 yapımı Buffet Froid (Soğuk Büfe) adlı filmini izlediğimde, Blier’in çok sancılı bir konuyu bu denli alaycı ama dozunda, içli ama kara mizah yüklü şekilde ele alışına hayranlık duymuştum. Sonrasında izleyebildiğim iki filminde de, Notre Historie (Ayrı Odalar, 1984) ve Combien tu m’aimes? (Beni Ne Kadar Çok Seviyorsun, 2005) yeterince tatmin olmuş ve yönetmenin üslubu hakkında belli bir düzeyde fikir sahibi olmuştum.

Yönetmen sinemasına ziyadesiyle ihtimam vermem, sevip benimsediğim film, yönetmen, şarkı, şampuan, saç kremi, bisküvi ve poşet çaydan asla vazgeçememem ve son olarak da söz konusu filmin, İstanbul Film Festivalindeki tek uygun günümün tek uygun seansına tesadüf etmiş olması ve süresinin de 90 dakika altı olması, yıllar sonra ilk kez bir Blier filmi izleyecek olan beni ironik, alaycı ve sivri bir heyecana meyletmişti.

Kendini izole ettiği gösterişli kırsal kesim evinde buz kovaları, şarapları ve hizmetlisi Louisa (Anne Alvaro) ile günlerini tüketmekte olan yazar bozuntusu Charles Faulque (Jean Dujardin), bir Blier klasiği olarak, tanımadığı bir adam tarafından ısrarla arkadaş olmaya davet edilir. Blier filmlerinden pek alışık olduğumuz bu zoraki tanışmalar, Buz Sesi adlı filmde de Charles’ın, kendisine musallat olan insan formundaki kanser hastalığıyla (Albert Dupontel) başlayan mecburi arkadaşlığıyla sürüyor. Birkaç başarısız denemeden sonra, gerçek aşkı bulduğu Louisa’nın da günün birinde kendi kanseriyle tanışmasıyla dörtlü tamamlanıyor ve klasik tabirin aksine; olaylar geliş(m)iyor. Kısaca film; kanser hastalığını aşkla yenmenin filmi! Ve eğer bu doğrultuda sosyal amaçlı bir film olarak tasarlanmış, filme alınmış ve pazarlanmış olsaydı, evet, kanserle savaşın en önemli silahlarından birinin aşk ve moral olduğu gerçeğini, böylesine dolaylı bir yoldan anlattığı için hedefine ulaştığını söyleyebilirdik.

Bununla beraber, bu sembolik kara komedinin asıl yamalanmaya ihtiyaç duyan kısımları hikayesi ya da oyunculukları değil; ne yazık ki Blier’in rejisi. Kıvrak bir zekaya ve ince bir espri anlayışına sahip olduğuna bizi inandırmış yönetmenin, bu filmdeki kör gözün parmağına anlatım tarzı can sıkıyor- film içinde birkaç örneği de olsa, böylesine büyük bir yönetmen, sinemasını izleyen, takip eden, bekleyen hayranlarını bu kadar küçümsememeli (Filmin başındaki Charles-Kanser el sıkışması ve Louisa’nın şahadeti, filmin sonunda çiftin yapay kan torbalarını gözümüze soka soka çıkarması, vb).

Yazımın bundan sonraki bölümünde bizzat Blier’e seslenmek isterim:

Monsieur Blier,

Çağımızın illeti kanseri yenmenin böylesine naif bir yolunu perdeye yansıtmış olmanız iyi güzel de, bu Azrail’iyle tanışan, kaynaşan, sırnaşan karakter konusu yeterince işlenmedi mi? Kansere meydan okumak, onunla savaşmak, hatta dalga geçmek de tamam da, oldu bittiye gelen bir sonla ve filmin finalinde bizlere dinlettiğiniz ‘Ne Me Quitte Pas’ adlı şarkı ile ne yapmaya çalıştığınızı anlayamadım. Yazının içinde ipuçlarını verdiğim formülünüze birtakım yeni değişkenler katmanız ve bizleri yeniden heyecanlandırmanız dileğiyle sizi aşkın gücü ile başbaşa bırakıyorum.

IMDb: Le bruit des glaçons, Bertrand Blier


Yorum yaz!