It’s My Pleasantville- Benim ‘Pleasantville’im: Bölüm 2 : betaartı
betaartı betaartı

It’s My Pleasantville- Benim ‘Pleasantville’im: Bölüm 2

Dikkat! Bu yazı dizisi filmlerin içine girip onlarla birlikte nefes alır. Sinema filmlerinin üzerine ve üzerine olmayan bağımsız bir boyama çalışması olarak hissiyatına varılır.

 

Bir vardır bir yoktur; J. Luis Borges öyküsü dile gelir. Aynaların dünyası ile insanların dünyasının beraberce yaşadığı zamanın birinde bir gece ansızın ayna halkı ayaklanır ve savaşın sonunda, Sarı Sultan’ın büyüsüyle ayna halkı yenilir, aynalara hapsedilir. Bundan sonra insanların hareketlerini taklit etmek üzere cezalandırılırlar. Ayna halkı insanların yansıması olarak köleleştirilir. Ve derler ki bir gün, büyü bozulduğunda ayna halkı özgürlüğü tadacak, insanların dünyasını tekrar işgal altına alacak.

***

Serseri Aşıklar

“Sinemada ışıklar kapandığında filmin içine girer seyirci, özdeşleşme yaşayarak oradaki karakterlerden biri olur ya da orada yaşananları hisseder. Nihayetinde burada anlatılacakların da gerçek karakter ve hikâyelerle ilgisi olacaktır. Her birimiz bir filmin içinde olduğumuzu hissetmişizdir. Hatta King Kong’un yerine bile koyabilir insan kendisini ve ne olur; bazen mükemmel bir şekilde düşer, değişir, katharsis yaşar, çıkar gider” diye dile gelmiştik bu yazı dizisinin ilk bölümünde… Pleasantville adlı filmde iki kardeş nasıl bir televizyon dizisinin içine giriyorsa bize ait olan Pleasantville; benim sinemalarım, benim filmlerim diye düşündüren her filme dair mekân ve anlatım olsun ve ışıklar kapansın; bir diğer filmimiz başlasın…

Hiç çekilmemiş bir filmi görmek gibidir bazen bir filmi izlemek, bazen de o kadar tanıdıktır ki, “burada sinemanın büyük ustası John Doe’ya referans vermiş, selam etmiş; ya da bu film, şu filmin aynısı bu ne be!” gibi sözler kullanırız. Selam etme kavramı, beni her zaman benden almıştır ama yönetmenin ya da yapımda emeği geçen herkesin izleyiciye selam ettiğini de unutmamak gerekir.

Hani çok sevdiğimiz o filmi gördükten sonra kısacık kestiririz ya saçlarımızı ve derler ki bu yolda bir tuhaf hissiyat filmi vardır; “À Bout de Souffle” (ben diyim Serseri Âşıklar siz deyin Breathless).

Onu tekrar gördüğümde elimde gazetelerle birlikte “New York Herald Tribune” diye bağırıyordum. Bogart’ın çocuksu ifadesiyle yanıma geldi. Aslen Jean Paul Belmondo’ydu ve şapkasını alıp hep kafama takasım gelirdi. Onunla paylaştığımız her anda sanki bir kartpostal hissi vardı. Bazen bir anlatım başlıyor; aradaki fon kartı eksik sonra da işte sonrasını görüyorduk. Kurguda süreklilik olmadan zaman ve mekânda seyircinin alışık olmadığı eksiltmelerle akıp giden bu oyun gibi, akan zamanın orta plan atlamalı kesmelerinde çocuk parkında gibi oynuyorduk. Salıncakta sallanma hissiyatı veren bir çocuksu çekişme söz konusuydu. Sanki onun söylediği gibi gerçekleşiyordu her şey ve tahmin etmediği gibi… Poker oynuyorduk, o yalan söylemiyordu; hatta bazen bir şey söylemiyordu. Aynen şöyle demişti: “Yalan söylemek aptalcadır. Pokerde olduğu gibi doğruyu söylemek daha iyidir. Diğerleri blöf yaptığını zanneder ve kazanırsın”.  Bu koşuşturma içinde Jean Paul Belmando’nun canlandırdığı Michel Poiccard’ın karşısında Jean Seberg’in yerine geçmiş Patricia gibi duruyordum ama ne oldu Patricia iken Michel benim blöfümü görmedi, ben Michel olduğumda Patricia’nın ihanetini göremedim, dürüst oynar diye düşündüm ki, düştüm, Patricia da kafasını çevirdi ve ışıklar açıldı.

Jean Luc Godard’ın özellikle kameraya bakıp konuşan karakterleri, atlamalı kurgulu olay örgüsünde katharsisten zaman zaman uzaklaştırsa da anlatımın içine girmeyi sağlayan yegâne filmlerden… Bazen “noldu ya” dese de izleyici, filmden çıkıp kendi hayatında da arada hayatın tamamını göremeyebiliyor. Bu uğurda denilebilir ki uzatmadan; Godard her ne yapmaya çalışırsa çalışsın, siyah beyaz olup Serseri Âşıklar gibi caddede yürümek, onların ayna karşısında mimiklerini taklit etmek filmi tekrar yaşamaya delalettir. Sinema perdesi ile göz perdesi arasında bir yerde kaybolmak, tüm kaçış psikolojisi argümanlarına karşı gerçekten soyutlamayacağı gibi neyin gerçek olduğunu da sorgulatabilir insana… O arada bir yerde akla Antonioni’den “Blow-up” gelir, gerçek karıncalanabilir. Anlatmakla olmaz; ekrana adım atıp Serseri Âşıklar olarak hissetmek lazım.

À bout de souffle: IMDb


Yorumlar
1 Yorum var : “It’s My Pleasantville- Benim ‘Pleasantville’im: Bölüm 2”
Trackbacks
Check out what others are saying...


Yorum yaz!