betaartı betaartı

Hemingway’in Göbeği

 

Oturmak eylemi zannediyorum ki eylemlerin en meziyet gerektirmeyeni. Dört duvarın ve bir çatının ortasında domestikliğe ve durağanlığa teslim olmuş vaziyette bu kıymetli işi, bu saygıdeğer hadiseyi gerçekleştiriyorum. İnsani bir ihtiyaç; lavaboya değil, tuvalete doğru yöneliyorum. Klozete oturmamla yerde Franz’ı görmem bir oluyor – Sanırım, “Geçen akşam Okan’ı izledin mi?” veya “Sezen beni ekseriyetle başka diyarlara sürüklüyor” gibi bir şey bunu demek.- Franz’ın özenle ortadan ikiye ayrılmış saçları ve takım elbisesiyle görüldüğü Prag Polisi damgalı siyah-beyaz fotoğrafı, en bireysel ihtiyaca hizmet etsin diye kaleme alınmış bu mühim eserin kapağını süslüyor.

4 Temmuz 1916

Uyandığımda, insana topu topu bir adım ileri, bir adım yana adım atacak yer bırakan latalardan çatılmış dikdörtgen bir çit içine kapatılmış buldum kendimi. Koyunların geceleyin tıkıldığı benzer ağıllar vardır, ama böylesine dar değildir hiçbiri. Güneşin ışınları tam tepeden vuruyordu; başımı kollamak isteyerek göğsüme bastırdım ve iki büklüm oracığa çömeldim.

_____

Nesin sen? Sefil biri. Her birine tahta bir levha vidaladım şakaklarımın.

***

5 Temmuz 1916

Bir arada yaşamanın zahmet ve eziyeti. Yabancılık, acıma, haz, korkaklık ve kendini beğenmişlikle örülmüş; ancak derinlerde akan belki incecik bir çay, sevgi diye nitelenmeye layık, aramalarda ele geçmez, kimi bir an, ama çok kısa bir an ışıldayıp çıkar öne.

_____

“Zavallı Felice.”

İngiliz dilinde “shuffle” diye bir kavram var, karıştırmak anlamına geliyor. Beraberinde -aslında ne olduğu belirsiz- bir rastgelelik getiriyor. Çağımızda müzik dinlemek için kullanılan en basit teknolojik yazılımda böyle bir özellik, böyle bir mod var. Gayet başarılı bir işitsel tüketici olan ben; bu ne idüğü belirsiz karıştırma hadisesi yüzünden iki farklı hissiyatın arasında gidip geliyorum. Bir adım ileri, bir yana adım atıp bir yere gidemez halde kalıyorum.

“Elvada, hoş geldin, merhabalar, selametle…” gibi sözcükler akıyor. Pek de tat vermeyen bir kar yağıyor. Bu günden tam on iki ay kadar önce zoraki yazdığım bir paragraf geliyor aklıma; eskiliğinden bilekleri olabildiğince gevşemiş boğazlı kazağın içine doğru çekiyorum ellerimi soğuktan korunmak için ve o paragraftan birkaç cümle sayıklıyorum: “Kolaj: Eriyen kar şarapların izlerini sildiyse, pencere de bana tavır almışsa, tekrar eden benzetmelerin anlamı kalmamış demektir.” Günlük yazmamın önündeki engel bu sanırım, Kafka bile kendisiyle konuşurken rastgelelikten, karışmışlıktan kurtulamıyor.

Not defterini ve kalemi elime aldığımda fark ediyorum ki yazımın düzeni ve tarih-saati kalmamış; manasız geliyor. Rastgelelik adamlık yapıyor bu saniyede, “O günlerde her şey daha basit ve karmaşıktı, iki genç kızla tanışmıştım, sarışının adı Özgürlük’tü…” diyerek şiire başlıyor aşina olduğum bir ses. Tarihin ve saatin anlamı böyle anlarda kayboluyor; fazla uzak değil, hissiyatta ne kadar kusursuz bir yüksekteydik. O kadar da normaldeyim demek ki şu an, işte bu fazla uzak geliyor. Birçok kez tecrübe ettiğim dengesizlik çizgisinin çok uzağında yumuşayıp sertleşiyorum.

Pencereyi yarıya kadar kapatıyorum. Yeniden bir kitabın kapağını aralıyorum, gülerek kendimle konuşuyorum:

Hemingway’in göbeği

O da Amerikan rüyası

Castro da kankası

Altmış beş yaşı Leopar’ın peşinden koşmasına engel mi?

Bunları düşünürken sayfaların ortadan ayrılışı, şarkının değişmesi ve kelimelerin bitimiyle aynı rastgelelikte alınmış La Sauvegarde’ın sonuna yaklaşıyorum. Bir odadan diğerine geçerken, tuvaletten çıkıp mutfağa girerken engellenemez şekilde tarihin ve saatin tuzağına düşüyorum yine.

Hemingway değilim ki öyle göbeğim olsun…

***

Alıntılar/Göndermeler:

Günlükler – Franz Kafka (1910-1923)

Stoned Immaculate – Jim Morrison – An American Prayer (1978)

Hemingway, Mort d’un Léopard – Jean Dufaux (1993)


Yorum yaz!