betaartı betaartı

Bir Şehrin Olmayan Senfonisi

 

Karanlık bir sokakta kendi kendini öksüz bırakır mı insan; kimsesiz… Boşlukta ilerlerken sorar mı kendine bu caddeler, bu sokaklar kimin… Bu kocaman şehirde bütün ışıklar kapansın; “28 Days Later” filmindeki gibi tek başına uyanma vakti bir sokakta. İşte o an, Theo Angelopoulos’un “Ulis’in Bakışı” atmasıyla Eleni Karaindrou’nun filme döşediği aynı isimli ana tema şarkısı bu şehrin her yanında yankılasın. Elimi uzatsam yabancı; aklını okusam, yanı başında olsam ya da aslında olmasam bu tek başınalığa seni götürmeme izin verir misin?

Bomboş sokaklar, bir keman sesiyle, bir de lambalarla aydınlanıyor. Kulağının hemen yanında sana fısıldıyorum yabancı; kalktığında tüm şehri kaplayan o notaları duyabiliyorsun şu an. Klavyeye piyano tuşu edasıyla yazılan her karakter ya da karaktersiz hikâyeler, bu şehrin lambalarının gölgelerinde yere düşüyor. Yürümeye başladığında korkmuyorsun artık. O kadar boş ki sokaklar, o kadar boş ki o büyük caddeler… Duyuyor musun kemanın narinliğini, o çok iyi bildiğin yollarda kaybolduğun şu anda sana eşlik ediyor. Hiçbir sorumluluğun yok bu şehre ve hiç bu kadar güzel gözükmüş müydü gözüne…

Kemanın yaylarıyla hareket ediyor denizin dalgaları… Sen bu sokakta doğdun bu gece, bir cenin gibi kıvrılmış yatıyordun bu şehirde yaşadığın o karmaşa içinde… Korkuyordun; o kadar kalabalık ve aslında kalabalıklar içinde o kadar yalnızdı ki bütün insanlar. O kadar yapaydı ki her şey, rutine ayak uydurmazsan yaşamıyordun. Omzunun arkasından gelip rüzgârla saçını okşayan bu müzik, sana yaşadığını hissettirebilir. Araf’ta mıydın hep… Bengi dönüş içinde bu şehirdeki bir fare gibi oradan oraya mı koşturdun?

 

Giorgio de Chirico: The Enigma of the Hour, 1911

Şimdi durma zamanı, Boğaz köprüsünün tam ortasında öylece kalma zamanı. Ne geri git, ne ileri… Köprünün üzerinde gökten gelen bir müzik; bir keman sesi bütün tanıdığın o yerlere bakarken tanımadığını fark ettirsin sana; ne Avrupalı ol ne Asyalı…  Söz vermiştin yarın için, sözlerini tutacaktın ama bugün bu köprüde hiçbir söz hatırlanmıyor, hafızan silinmiş gibi… Koskoca bir şehirde ilk defa yalnızlığı değil de tek başınalığı tadıyorsun belki… O kadar ürkütücü olmasa gerek. En büyük acıyı annenden bu şehre doğarken yaşadın ve unuttun onu sanki. Bu uyanıştan önce bütün karmaşıklığını yaşadığın şehirde trafiğe bile acı olarak baktın. Elimi tutarsan benim varlığımı sadece hissedip yokluğumda tek başına olacaksın; bir an korkacaksın belki de koskoca şehirde tek başına olunca ama kalabalık içinde kaybolursun zaten… Şu an bu andan çıktığın ve yaşadığın İstanbul’daki yalnızlığının senfonisini o kadar kalabalıklaştırmışsın ki aslında yaşayamamışsın, ne birlikteliği bilmişsin, ne tek başınalığı…

Bir an olsun “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” halini gerçekten hissetmen ve sadece bu an bir kez olsun Araf’ta kalman adına gerçeklik yaratıldı; gündüz ve gece yaratıldı, iyi ve kötü yaratıldı. Bu yazıyı okuduğun süre boyunca sana Eleni kemanıyla eşlik etmeye çalıştım ben, ben olmadan, belki rüzgâr, belki bir dalga olarak. Bu caddelerde, yollarda kaybolman sorun değil; sen seninle oldukça rüzgâr ne yöne eserse essin. Suyun altında dans eder gibi dursan bu şehrin üzerinde sen, sen olmadıkça dünyanın en güzel yeri olan bu yer bile nefes alamadığın bir bahçeye dönüşecek. İzin ver, kendin olmaya belki bu anlık belki bir zamanlık. Güneş doğduğunda nasıl olsa birden dalgalar gibi olan insan yığını üzerine doğru gelecek. Kendi tek başınalığını hissetmekten korkmasan belki sokaklarda kaybolmayacaksın. Orada değilim, şimdi ben senim, gözlerini aç.

Yazıda kullanılan resimler: Giorgio de Chirico


Yorumlar
1 Yorum var : “Bir Şehrin Olmayan Senfonisi”
Yorum yaz!