betaartı betaartı

The Stone Roses: Geçmişi ve Geleceği Yaşatan Taş Güllerin Kısa Öyküsü

Müzik dünyasında bazı gruplar vardır ki yaptıkları işlerle hem geçmişi yakalarken hem de içinde bulundukları zamanda geleceğe ışık tutabilmişlerdir. Bu gruplara en güzel örneklerden biri hiç şüphesiz Ian Curtis’li Joy Division’dır. Punk akımının sonlarında çıkıp iki üç senelik kısacık varlığında ortaya çıkardığı müzik ile 80’leri,90’ları ve halen de 2000’leri etkisi altına almayı başarmıştır Joy Division. Gelin görün ki, yazının başlığından da anlaşılacağı üzere konumuz Joy Division değil. Ama çok da uzaklara gitmeyeceğiz, sahnemiz yine 80’ler ve Manchester, arka planda Manchester müzik sahnesinin 80’lerde başlattığı patlama, elektronik müziğin yavaş yavaş yükselişi, acid house ve Amsterdam’dan dünyaya yayılan ecstacy (E) dalgası… Konuklarımız ise 70’lerin sonunda Sex Pistols ve The Clash ile büyümüş, Manchester Madchester’a dönüşürken ellerinde gitar, kafaları dumanlı müzik yapan Manchester’ın has çocukları Ian Brown, John Squire ve arkadaşlarıyla kurdukları grupları The Stone Roses.

Gördüğünüz gibi The Stone Roses’ın hayat bulduğu ortam oldukça hareketli. Öncelikle hem elektronik müzik sahnesine hem de dönemin rock sahnesine ev sahipliği yapan bir Manchester gerçeği var. Joy Division’ın kısacık ömrünü tamamlamasının ardından New Order ile hayat bulan elektronik müzik, house akımı ve onu takiben acid house ile klüp kültürünün (beraberinde getirdiği E kültürü ile) yükselişi yaşanıyor. Bir yandan da The Smiths, James gibi gruplar ortalığı kasıp kavuruyor. Manchester’da açılmış Hacienda adlı klüp ise tüm bu akımların kitlelerle buluşmasına ön ayak oluyor. Kısacası o dönem Manchester sadece ada İngiltere’sinin değil belki de tüm yeryüzünün en “cool” şehri.

Tam bu dönemin sonunda, bir süredir zaten ortalıkta olan, Manchester’ın bildiğiniz mahalle çocukları Ian Brown ve John Squire, kurdukları grup The Stone Roses ile geçmişi, mevcut dönemi ve geleceği ellerinin içine alan bir çıkış yapıyorlar. Sene 1989. The Stone Roses, grupla aynı ismi taşıyan albümlerini çıkarmayı başarıyor. Bol kot pantolonlar ve John Squire’ın bizzat kendisinin tasarladığı saykedelik t-shirtler giyen bir garip grup The Stone Roses. Solist Ian Brown her daim dumanlı kafası ve yüksek egosuyla bilinen bir sima. Gitarist John Squire ise gerçek bir sanatçı. Hem resim yapıyor hem de müthiş gitar çalıyor. Basta Gary “Mani” Mounfield, davulda ise Alan “Reni” Wren var. Hepsi az çok çocukluk arkadaşı. Punk ile yetişmiş, sonrasında house çalan kulüplerde takılan kafaları karışık gençler. Ama tüm bunları birleştirebilecek yeteneklerin bir araya gelmiş hali aynı zamanda The Stone Roses. Ve evet, 1989 yılında öyle bir albümle ortaya çıkıyorlar ki, 70’lerin rock’ını, punkı ve E kafalı acid house ritimlerini bir araya getiren, yeri geldiğinde saykedelik olmaktan çekinmeyen, her şeyiyle yeni, farklı ama bir o kadar da eskiyi içinde barındıran şarkılar ile dolu.

İşte bu albüm belki de doğru zamanda doğru yerde ortaya çıkan ender güzelliklerden biridir. Manchester müzik sahnesinin tam ihtiyacı olan ilaçtı da diyebiliriz. Albüm sonrası The Stone Roses’ın konserleri adeta büyük rave partileri gibi geçiyordu. Kafası E’den bulanmış binlerce kişi The Stone Roses’ın müziği ile kendinden geçiyordu. Tabii kafası bulananlar sadece izleyiciler değildi, grup elemanları da fazlasıyla kendilerini kaptırmış durumdaydı.

The Stone Roses, her ne kadar Madchester ile özdeşleştirilmiş olsa da aslen bu durumdan çok hoşnut değillerdi. Onlar için nereli olduklarının bir önemi yoktu, cool elitisti olmayı reddediyorlardı, müziklerinin çok daha fazla kişiye hitap etmesini istiyorlardı. İşte bu duygularla solist Ian Brown 1990’da Liverpool yakınlarında Widnes adlı kasabada 30.000 kişiye verdikleri konserde meşhur “It’s not where you’re from, it’s where you’re at” (Nereli olduğun değil, nerede olduğun önemli) sözünü haykırmıştı mikrofondan.

Plak şirketi sorunları, uyuşturucu ve iç çekişmeler gibi çeşitli klasik rock grubu hastalıkları ne yazık ki The Stone Roses’a da bulaştı. 1989 senesinde kendi adlarını taşıyan efsane albümün ardından ancak 1994 senesinde ikinci albümleri Second Coming piyasaya çıkabildi. Albümün çıktığı tarihte ise Manchester müzik sahnesi değişmiş, o eski Manchester kardeşliği hafiften yok olmuş, britpop akımı kendini göstermeye başlamıştı. Second Coming, pek çok grupta olduğu gibi muhteşem debut albümün altında ezilen bir ikinci albüm oldu. Zaten albümün çıkışından hemen sonra önce davulcu Reni’nin sonrasında ise grubun beyninin sol lobu John Squire’ın gruptan ayrılmasıyla The Stone Roses efsanesi son buldu, arkasında 90’lar ve 2000’ler ada müziğini derinden etkileyen iki albüm bırakarak.

Evet, sevgili okur, tamamen gerçek karakterlere dayanan bu hikâyemiz efsane grubun ömrü gibi kısa oldu.

Karakterlerimiz grup dağıldıktan sonra ne mi yaptılar?

Ian Brown: Solo çalışmalarına devam etti. Oldukça başarılı geçen solo kariyerinde şimdilik 10 albüm yapmış durumda. UNKLE, Noel Gallagher gibi isimlerle ortak çalışmaları oldu. 2005 yılında ülkemizi de ziyaret etti.

John Squire: The Stone Roses’dan ayrıldıktan sonra 1996 yılında The Seahorses grubunu kurdu. Do It Yourself albümü İngiltere listelerinde 2 numaraya kadar yükseldi. Ama grubun arkası gelmedi. 2002 ve 2004 yıllarında iki solo albüm çıkardı. 2007 yılında ise resim üzerine yoğunlaşma kararı alarak müziği bıraktı. Londra’nın modern sanat camiasında kendine iyi bir yer edinmiş durumda.

Alan “Reni” Wren: Döneminin en iyi davulcusu olarak adlandırılan Reni, grup dağıldıktan sonra ortadan kayboldu.

Gary “Mani” Mounfield: The Stone Roses dağıldıktan sonra Beastie Boys’dan gelen teklifi reddederek Primal Scream’e katıldı. Müzik hayatına bu nefis grupta devam etti.

Yorum yaz!