betaartı Kahramanları: Hrundi V. Bakshi : betaartı
betaartı betaartı

betaartı Kahramanları: Hrundi V. Bakshi

Ölenin arkasından onu putlaştırma gayesindeki insanlardan değilimdir. Bir insanın ölmüş olması, hak etmediği, pozitif ya da negatif ayrımcı ilgi görmesine bir gerekçe olarak gösterilmemelidir, çünkü her insan ölür. İnsan, doğar, yaşar, ölür. Ölümü de sürdüğü hayatın devamı şeklinde gerçekleşir genellikle ve gereğinden fazla değer yüklemeye gerek yoktur ölüm dâhil hiç bir şeye.

Blake Edwards, o yakışıklı adam, 15 Aralık 2010’da, hala yakışıklıyken ve 88 yaşındayken öldüğünde, cenazesine kaç kişi katıldı, cenazeye katılanların kaçı Ray Ban gözlükleriyle ön safları tutma yarışına girdi, hayattayken arasının limoni olduğu kaç eleştirmen filmlerine methiyeler düzdü, Cahit Berkay bestesi ‘Devlerin Aşkı’ kaç belgeselde siyah beyaz görüntülerinin arka fonuna yerleşti bilmem ama Edwards, arkasında birçok yetim bıraktı. Yıllar önce Peter Sellers denen bir başka şam şeytanının canlandırdığı karakterler başta olmak üzere, şimdi garip ve mağrur bir hüznün içinde hepsi, hepsi birbirinden karakterli, hepsi birbirinden arif neyse ki.

Edwards ve Sellers’ın pamuklara sarıp büyüttüğü, gözü gibi baktığı, üzerine titrediği, geceli gündüzlü çalışıp kolejlerde okuttuğu, yurt dışına yüksek lisanslara yollayıp elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadığı en hoş adamlardan biri Hrundi V. Bakshi’ydi. Bakshi’nin karakteri, bu tuhaf ikili tarafından öylesine çizildi ki zamanında; Bakshi büyüdü, kocaman adam oldu, erken yaşta Peter’ını ve şimdi de Blake’ini kaybetti ama ayakları üstünde durabiliyor nerede ne yapıyor olursa olsun- en yumuşak fırça darbeleriyle çizilen karakterinin üzerine toz dahi kondurmadan hem de.

Yıllar yıllar öncesiydi; henüz Neil Armstrong hiçbir masraftan kaçınılmadan kurulan Ay stüdyosuna ayak basmamış, Pink Floyd ‘Atom Yürekli Ana’ya can vermemişti, Liverpool sıra takımlığına düşmemişti, ben doğmamıştım… Hrundi’nin gitmesi gereken bir ‘parti’ vardı. Gitmeli ve eğitimin aileden başladığını eşe dosta göstermeliydi.

Film setini havaya uçuran Hrundi V. Bakshi ve elbette ki muhteşem oyunculuğuyla Peter Sellers, maket film setinin küllerinden bir başyapıt çıkardı ortaya 1968 tarihli The Party adlı filmle. Woody Allen’ın Zelig’iyle zıt ikiz kardeştir bu Bakshi esasında- kimse bilmez. İncinmekten ölesiye korkan ve zarar görme tehlikelerini bertaraf etmek için zamanla bir bukalemuna dönüşmeyi tercih eden Zelig efsanesinin karşısında, bir başka savunma mekanizması geliştiricisi, ama bu kez stratejisini ‘karakterinden ödün vermemek, bukalemun olmamak’ üzerine kuran bir modern zaman peygamberi; Bakshi.

Filmdeki parti sahibinin ifadesiyle, “kafası karışık karısının arkadaşlarından biri” olması muhtemel Bakshi, film boyunca sadece parti sahibinin karısının değil, partiye katılan herkesin kafasının ne kadar karışık olduğunu gösterir bize ve onlara- özellikle de Claudine Longet tarafından canladırılan Michele ile tanıştıktan sonra. Dünyanın en güçlü adamıdır o yoz kalabalığın orta yerinde artık ve bu gösterişli dünya da onun etrafında dönmektedir. Yemek masasında kenarda kalsa da aslında aynen geldiği topraklar olan Hindistan gibi, zekâ, tevazu, dik duruş gibi değişkenlerin mükemmel uyumuyla güneşin doğudan yükseldiğini her karede daha da kazır bizim şekilci zihinlerimize. Bu kadar karikatürize bir karakter, ancak bu kadar sulandırılmaz (Evi su basıyor filmin sonunda evet, o ayrı!), ancak bu kadar bilinçsiz, hesapsız ama hepsinden önemlisi içten gelen bir yetiyle yoğrulurdu…

The Party adlı film, şahsi gözlemlerimin de doğrultusunda, ya çok sevilir ya hiç sevilmez. Çünkü zaten Hrundi V. Bakshi’nin sembolize ettiği ruh ya çok sevilmekte ya da hiç sevilmemektedir. Bu filmdeki komedi unsuru salt olarak ne Bakshi’nin aptallıkları ya da etnik kökeni nedeniyle gülünç durumlara düşmesi ne de tam tersine partideki diğer konukları inciterek arabesk intikamlar peşinde koşması ve bu şekilde muzaffer olmasıdır.

Bu film salt bir komedi filmi de değildir. Bu film, öyle ya da böyle, bir duruş sahibi olmanın yarı hüzünlü şiiridir. Kendinden ve doğru bildiğinden şaşmamanın, ‘o ne der bu ne der’ diye düşünmeden ama diğer yandan da ayarları kaçırmadan vücut bulmanın şiiridir. Tertemizliğin, zararsızlığın, ince düşüncenin, nezaketin şiiridir. Efendi çizgimi bozacağım ama: Bu erdemler karşısında seve seve yola gelmenin şiiridir bir başka deyişle.

The Party: IMDb, Wikipedia

Yorum yaz!