betaartı betaartı

Iñnáritu’nun Yeni Dünyasında ‘Güzel’ Diye Bir Şey Yok!

O, yasadışı yer altı dünyasında kirli işlerde çalışan, ucuz mal üreten Çinlilere ucuz işçiler bulup üretilen malları Afrika’ya satmalarına yardımcı olan, çocuklarına tapan, aslında bütün çocuklar için bir şeyler yapmaya çalışan, dengesiz karısının hayatını kurtarmak isteyen, prostat kanseri ve günleri sayılı bir melek…

Hepimiz mutlaka Alejandro González Iñnáritu’nun bir iki filmini izleme şansına erişmişizdir. 1963 Meksika doğumlu yönetmenin filmografisinde yer alan filmleri Amores Perros(2000), 21 Grams(2003), Babel(2006) genellikle iç içe geçmiş hikâyelerden ve farklı kahramanlardan oluşur. Farklı bakış açıları ve hikâyelerin yerine son filminde farklı bir şey denemeye karar veren Iñnáritu, tek bir hikâye ve tek bir başkahramandan oluşan bir film yapmaya karar verir. Ölüm ve yaşamı sorgulayan bir film yapma isteğinden bahsederken, ölüme yakın olmanın ne demek olduğunu ve kendisinin bu duyguyu tattığında nasıl olacağını keşfetmek için böyle bir film çekme düşüncesi geliştirdiğini söylüyor.

İnsan öldüğünde neye dönüşür? Nasıl hisseder?

Barcelona’nın fakir sokaklarında her gün sayısız göçmen görmek mümkün. Çinli, Afrikalı, Tayvanlı… Kısacası umut aramaya gelen herkes.  Onlar aslında görünmez olan işçiler. Karanlık yer altı depolarında çok ucuza ve kötü şartlarda yaşamlarını idame ettirmeye çalışıyorlar… Ucuz mal üreten Çinli patronlarına iş yetiştirmek için geceli gündüzlü çalışıyorlar. Kimisi de bebeğiyle ortada kalmış, ülkesine geri dönmek için gereken parayı biriktirmenin derdinde. Bütün bu olumsuzlukların içinde babasını Franco rejiminde kaybeden ama kendi çocuklarını her şeyden sakınan, onlara iyi bir hayat yaratmaya çalışan, fakat her ne yaparsa yapsın içindeki iyiliğin her defasında dışarıdaki kötülüklerle örselendiği bir dünyada hayatta kalmaya çalışan bir baba var: Uxbal…

Ahlaksızlığın diz boyu olduğu dünyada;  Çinli patronların eşcinsel ilişkisi, ağabeyinin işlettiği seks ve uyuşturucu batağındaki barı, cinsel anlamda dengesiz ve sorunlu karısı, Uxbal’ın umursamadan savaşmasına engel olmuyor. İçindeki iyilik onu her seferinde yaşama daha çok bağlıyor. Bu durumda çocuklarını geride bırakmak onun için her geçen gün bir ızdıraba dönüşüyor. Uxbal’ı beyazperdede bu kadar canlı ve karizmatik yapan kişi ise Javier Bardem. İki çocuğu var ve akşam yemeklerini bile en azından birine bağırmadan bitiremiyorlar. Eski karısı dengesiz bir karakter ve uyuşturucu batağından çıkmaya çalışıyor fakat bir yandan da Uxbal’ın ağabeyiyle cinsel ilişkiye giriyor. Her tartışmada histeri krizlerine giriyor. İki Çinli patronun işlettiği fabrika için onlara Çin’den ucuz işçi tedarik ediyor ama bir şekilde işler planlamadığı yönde gelişiyor ve hiç istemediği bir sonla karşılaşıyor. Bütün bunların yanı sıra prostat kanseri ve çocuklarına hissettirmeden tedavi olmaya çalışıyor.

Biutiful, işte bu nedenlerden dolayı acı üzerine umutsuz bir film. Filmin umutsuzluğu mekânlara ve dekorlara da yansıyor. Uxbal’ın evi köhne ve dağınık. Mutfakta her zaman birikmiş bulaşıklar var ve eşyalar çok eski. Banyo hijyenden çok uzak. Çinlilerin yaşadığı bodrum katından bahsetmeye gerek yok sanırım. Köhne ve sağlıksız koşullarda. Tabii bir de bakımsız sokaklar var… ‘Güzel’in (beautiful) çarpık bir yorumu…

İtiraf etmek gerek ki her dakikasında insanı yoran, ağır bir film Biutiful. Ancak bir o kadar da düşündüren, farklı duygular uyandıran ve gerçekten de Iñnáritu’nun bahsettiği gibi insanın ölüme yaklaştığında neler hissedebildiğini anlatan bir film. Ölünün ardından sadece hatıralar kalıyor geridekilere ve tıpkı babasından kalan hatıra gibi deniz ve rüzgâr beraber yankılanıyor kulaklarda biz ölünce…

Linkler: Fragman, Web sitesi, Dış basından film ile ilgili bir yazı, IMDb


Yorum yaz!