betaartı betaartı

Yağmur Köpeğinin Bir Gecesi: Tom Waits

Ki-duk Kim'in 'Nabbeun namja' adlı filminden bir kare (2001)

Leke bırakır gibi bir yağmur yağıyordu.

Seyrek düşen damlaların ve yere örülmüş arnavut taşlarının rastgeleliği birbirlerini dengeliyor olmalıydı; her taşın üzerine aynı miktarda yağmur iniyordu.

Doğa, şehrin mimarisine saygısızlık etmiyor diye düşündüm, zira haddini aşan bir düzen ve simetri hakimdi sokağa.

Artık bu dönüşü içgüdüsel yapıyordum sanırım, sol sokağa dönüyordum seri bir hareketle.

Vitrin camından sarkan bir orospu gülerek sigara içişimi taklit ediyor, yolun karşısından kelimelerini anlamamı imkansız kılan bir aksanla cilveleşiyordu benle.

Kıvrımları bu mesafeden bile göz besliyordu oysa, ne dediğini umursamadan gülümseyip geçiyordum onun kaldırımına.

Yüzeyselliğinden pek de ödün vermeden ilerleyen sohbetimizde sahtekarca tebessüm ederek gözlerinin içini izliyordum, onu dinlediğim katiyyen söylenemezdi.

Ağlayamayan yağmurdan, orospunun bakışından ve tek yakın dostummuş gibi sarıldığım ceketimden Tom Waits kokusu geliyordu; rutubetin, melankolinin ve samimiyetin bir harmanıydı.

Muhabbetimizin sonuna yakın birkaç saniyeliğine de olsa ilk kez gerçeği söyler gibi susuyordu;

„İşin aslını bilmek ister misin? Kocam yok, trombon çaldığı da yok… Avukat masraflarını karşılamak içinse paraya ihtiyacım var. Sevgililer gününde yine gel, şartlı tahliyem var…“ diyordu.

İç dünyasını anlamaya çalıştığım insanla her zaman aramda üzerinden atlanılamaz bir çıkar bariyeri  olacağını hatırladığımda acımasız ve buruk başlayan bu şarkının sonunda gülümsettiği gibi gülümsedim; ağır bir adımla hareketlenip, kaydadeğer birşeyler düşünüyormuşum gibi başımı hafifçe yere eğerek karşı vitrine doğru hareketlendim.

Karşı kaldırıma geçtiğimde birkaç kelam dökülüyordu dudaklarımdan; kendimi de, Dünya ve içindekileri de zift gibi karanlık bir mizahilikte ve aynı ölçüde boşlukta yakalıyordum bu anda.

„Adalet vatka ve kabarık peruktan ibaret.“ diye geçiriyordum aklımdan, istifimi bozmadan indiğim yokuşta viski ve sigarayla yoğrulmuş boğuk bir sesten birkaç mısra mırıldanıyordum:

„Kuşlar saklı bir ağaç dalından uyarı ağlıyorlar

Silah ve baltayla bir gelecek oyuyorum

İnsanların kanunları ve hakimin tokmağının çok ötesindeyim

Hala elinin zerafetinin avuç içinde yaşıyorum.“


Adımlarım hızlanırken şairin „Ben bir günahkarım –sadece Kabil’im-, elimden gelmez. Cennetin kapılarını açın ve yağdıracaksanız yağdırın artık.“ dediği yağmur üstüme boşalıyordu.

Fırtınalı denize çakılan bir uçak gibi hızla düşüyordum, suyun seviyesi ise artıyordu. Göl gittikçe derinleşiyordu…

Yolumun sonuna geldiğimde ne yapacağımı çok iyi biliyordum;

Kendimin değil, „başkalarının“ günahlarını gölün altına götürecektim.

***

Alıntılar:

Rain Dogs –Rain Dogs (1985)

Christmas Card From a Hooker in Minneapolis -Blue Valentine (1978)

Make It Rain –Real Gone (2004)

Sins Of My Father –Real Gone (2004)

Dead And Lovely –Real Gone (2004)


Yorum yaz!