betaartı betaartı

So 2000’s: 2000’lere Kuşbakışı

Yılın sonuna geldiğimiz şu günlerde içinde bulunduğumuz dönemin anlam ve önemine uygun bir yazı yazmaya karar verdim. 2010 yılı bitiyor, bu bağlamda aklıma ilk önce bu senenin albümlerine yönelik bir yazı yazmak geldi. Ama sonra fark ettim ki aslında 2010’un son bulması bundan biraz daha farklı bir bakış gerektiriyor. Neden derseniz, 2010’u uğurlamak 2000’lerin sonun geldiğinin resmidir. Aslında 2009 bittiğinde bu yazıyı yazmak gerekirdi tabii ama ben 2010’u da 2000’lere katmakta bir sakınca görmüyorum yüksek müsaadelerinizle.

Modern müzik tarihine baktığımız zaman 50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler ve 90’lar gibi on yıllık dönemlere ayırma geleneğini fark ederiz. Aslında haklı da bir gelenektir bu çünkü bu 10 yıllık dönemler gerçekten kendine özgü müziklerin oluştuğu dönemlerdir. Bütün bu dönemlerin müziklerini birbirinden çok net ayırabilirsiniz. Ayrıca bir dönemde çıkan akımlar bir sonraki dönemin akımlarını şekillendirmiştir.

2000’li yıllar ise büyük kalçalı kadınların ve hip hop’un dönemi olmuş gibi gözüküyor biraz. Büyük kalçalı kadınlar hakkında başka bir yazıda karşınıza çıkmayı tercih ediyorum, hip hop için size o tarakta bezim yok diyebilirim ancak. Şaka bir yana, ben 70’lerin sonunda doğmuş, 80’lerde çocukluk, 90’larda ergenliğini ve ilk gençlik yıllarını geçirmiş bir müzik sever olarak 90’ların müziğini apayrı bir yere koyarım. Ayrıca 90’larda 80’lerin müzik akımlarını keşfetmek, onları sevmek, bütün o gençlik heyecanı ile dinlenilenleri paylaşmak… Kendi müzik zevkimin oluşmasında bunların etkisi yadsınamaz. Ama 32 yaşına geldiğim ve sakalımda akların çıkmaya başladığı 2000’lerin bu bitiş döneminde, son on yıla baktığımda gerek 80’lerden gerekse 90’lardan çok daha kısır bir on yıl geçirdiğimiz kanısındayım. Yazının bu noktasında araya girip belirtmeliyim ki, demin söylediğim nedenlerden dolayı objektif olamayabilirim, bu yüzden tartışmaya tamamen açık, kişisel görüşlerim ile devam ediyorum yazıya sevgili okur.

Evet, 2000’lerin rock müzik sahnesine baktığımda yeni akımlar çıkartmakta 80’lere ve 90’lara göre kısır kaldığını düşünüyorum. 80’ler ve 90’lara baktığımda oturup şöyle hızlı bir düşünme ile bile 10’a yakın müzik akımı sayabilirken, bunu 2000’ler için yapmak zorlaşıyor. 80’lerin baskın türleri post-punk, new wave, synth-pop, madchester diye kolayca sayabilirken 90’larda esip gürleyen grunge ve adadan çıkıp dünyayı sallayan britpop, gizliden gizliye içimize işleyen “indie” ilk akla gelenler… Peki, 2000’lerin bu kadar baskın ve belirleyici türleri oldu mu? Bence olmadı. Ama şunu da eklemeliyim ki belki de bunun kararını 5-10 yıl sonra vermek daha doğru olur.

2000’li yılların rock müzik sahnesinde en dikkat çekici gelişme “indie” olarak adlandırdığımız müzik türünün inanılmaz bir hızla gelişmesi ve ticarileşmeye başlaması bence. Bu konuda kapitalizm ve pop kültürü üzerine apayrı bir yazı yazma potansiyeline sahibim. Ancak sizi sıkmamak amacıyla kısaca diyebilirim ki 2000’li yıllarda, alt-müzik kültürünün hızla gelişen internet toplumuna hitabeden bir hale bürünmesinden vahşi müzik endüstrisi istifade etmiştir ve alternatif olanı yeni medya araçlarını kullanarak popülerleştirmiş ve çok güzel para kazanmıştır. Bu durum 2010’lu yıllarda da artarak devam edecek gibi gözüküyor.

Bu konuda eleştirimi yaptıktan sonra gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki 2000’li yıllar “indie rock”ın dönemi olmuştur. 90’ların hemen sonunda çıkan iki albüm, The Soft Bulletin (The Flaming Lips) ve In The Aeroplane Over the Sea (Neutral Milk Hotel) özellikle Amerika kıtasındaki indie grupların 2000’li yıllarda şekillenmesine etki etti. 2000’li yıllara minik indie gruplar olarak başlayan birçok grup 2010 sona ererken “mainstream” kategorisine yükseldi (düştü mü desek yoksa). The Decemberists, Beirut, Belle & Sebastian, Badly Drawn Boy, Arcade Fire ve niceleri Napster, Soulseek gibi araçlarla arşiv oluşturan ve bunu paylaşan yeni nesil “cool” müzik severlerin vazgeçilmezleri olmuş ve bu durumu fark eden müzik endüstrisine de alternatifi popülerleştirme yollarının kapısını açmıştır. Aslına bakarsanız bu durum 2000’li yılların müzik piyasasının tamamında etkili olmuştur. Birazdan değineceğim “post-rock” olsun “garage rock revival” olsun, hepsinde aynı durum söz konusudur. 80’lerde ve 90’larda plak dükkânlarının tozunu yutan, müzik dergilerinden yeni bir şeyler kapmaya çalışan neslin yerini, birkaç dakika içinde her türlü bilgiye ulaşabilen, kocaman arşivleri kopyalayabilen bir nesil türemiştir 2000’lerde. Herhangi bir müzik akımından ziyade, ortaya çıkan bu değişim bence 2000’lerin önümüzdeki yıllar için sunduğu en önemli getiri/götürüdür.

Tabii ki bu demek değil ki 2000’lerde müzik akımları oluşmadı. Oluştu elbet, pek de güzel işler çıktı hatta. Ama genele bakarsak, aslında bu geçen on sene içerisinde 80’ler ve 90’lar hatta kimi zaman 70’lerin müziklerinin bir şekilde harmanlanarak tekrar ortaya çıktıklarını gördük. Genelden özele inersek, bu durumun en güzel örneği 2000’lerin bence en iyi albümlerinin “garage-rock revival” (revival: hortlayan ya da yeniden canlanan – ki garage rock 70’lerden gelen bir akımdır) akımından olmasıdır. Kanımca 2000’lerin en iyi albümü olan Is This It’i yapan The Strokes ve akabinde sadece bir davul ve gitarla yaptıkları garaj kayıtlarıyla ortaya çıkan White Stripes 2000’lere damga vuran iki mühim grupken 70’lerin garage rock akımından çok da ötede durmamaktadırlar. Bu iki gruba ek olarak yine New York müzik sahnesinden olan ama ada post-punk’ından esinlenen ve bir “post-punk revival” akımı yaratan Interpol’ü de unutmamak gerekir. Unutmamak gerekir demişken, 2000’li yılların bize en büyük armağanlarından biri de The National olmuştur bu akımlar dâhilinde.

2000’lerin garage rock’ının altına koymaktan sakınmadığım “elektro-punk” ya da “dance-punk”  ise bir nevi “punk revival” olmaktan öteye geçmemiştir. Ama kabul etmeliyim ki, elektronik dans ritimleri ile punk riff’lerini harmanlayan bu akımda The Rapture, TV on the Radio, Yeah Yeah Yeahs ve kuruluşu 90’lara uzanan Blonde Redhead gibi gruplar çok başarılı albümlere imza attı geçtiğimiz on yılda.

Sigur Ros

2000’lerin, yani geçtiğimiz şu on yılın bence en orijinal müzik akımı ise “post-rock”dır. Kökü 90’lara uzansa da post-rock 2000’lerin ilk yarısında özellikle zirve yapmıştır. Üst üste patlayan süper albümler ve çıkan yeni gruplar 2000’lerde bizlere oldukça farklı heyecanlar yaşattı. İzlandalı Sigur Ros, İskoç Mogwai, Amerikalı Explosions in the Sky, post-rock’ın ilk temsilcilerinden God Speed You Black Emperor! bu gruplardan sadece birkaçı. Ancak post-rock 2000’lerin ilk yarısında “avantgarde” lezzetler ile heyecan verirken bir süre sonra kendini tekrarlayan bir görünüm çizmeye başladı ister istemez. Kimilerinin içi boş bir akım olarak algılamasına karşın ben yine de 2010’lu yıllarda öyle ya da böyle post-rock’ın getirdiklerinin evrilerek daha çok hissedileceği kanısındayım.

Ada müziği ise 2000’li yıllarda “britpop”un evrimleşmesine tanık oldu. Bu anlamda en büyük patlama ilhamını britpop’dan alan Coldplay’den geldi diyebiliriz gönül rahatlığı ile. 2000 yılında çıkardıkları ilk albüm Parachutes’ün ardından gelen 3 stüdyo albümü grubu 2000’li yılların en öne çıkan gruplarından biri yaptı. Demin saydığım post-punk revival, garage rock revival gibi akımlar Britanyalı yeni grupları da etkiledi haliyle. Bunlardan en göze batanı şüphesiz ki Franz Ferdinand oldu. Franz Ferdinand’ın yanında ticari olarak daha küçük ama müzikal olarak en az Franz Ferdinand kadar sağlam olan British Sea Power, Kaiser Chiefs, Editors, Bloc Party, Mumm-Ra gibi gruplar 2000’li yılların Britanya’sının bize kattığı güzelliklerdir.

Franz Ferdinand

Evet, öyle böyle geçtiğimiz 10 yılın, yani 2000’lerin rock müzik piyasasına hızlıca bir göz attık. Muhtemelen atladığım onlarca grup olmuştur, kaçırdığım akımlar olmuştur. Ne de olsa ben de elimden geldiğince, işten güçten arta kalan vaktimde yenilikleri yakalamaya çalışan bir müzik severim. Bu yazının her tarafına ek yapılabilir, her dediğime itiraz edilebilir. Sakınmayın, yorumlarınızı aşağıya yazın. İnteraktif olarak gelişsin 2000’lere kuşbakışı yazısı.

Sözün özüne gelirsek, bundan 3-5 yıl sonra VH1’da ya da MTV’de “So 80s” ve So 90s” kuşaklarının yanında “So 00s” da yer alacak, orada burada 2000’ler temalı partiler düzenlenecek. Aynı 90’larda olduğu gibi bir dönemin bitip geride neler bıraktığını aslında en güzel o zaman anlayacağız. Şu anda benim yazdıklarım ise dumanı üstünde tüten sıcak bir poğaça kıvamından öteye gitmemiş olacak…

Bu yazıyı yazarken hazırladığım 2000’ler playlistini kapatıyorum şimdi. Eski tatlar çağırıyor beni, sanırım Joy Division ile devam edeceğim geceye.

Herkese mutlu yıllar.

Yorumlar
1 Yorum var : “So 2000’s: 2000’lere Kuşbakışı”
  1. Emre Yürüktümen Emre Yürüktümen diyor ki:

    “Peki, 2000’lerin bu kadar baskın ve belirleyici türleri oldu mu?” 2000′lerin müzikal dünyasına ilişkin en net soruyu sormuş M. Ali ve verdiği cevaba katılmaktan başka bir seçeneğimiz yok gibi pek. Çağımızın bu, ‘sınırların ve keskin çizgilerin kalkması hikayesi’ müziğe de sirayet etti bile- türler ve hatta bu türlerin sunumları iç içe girdi. Daha kısa sürede, daha büyük teknolojiyle ya da tam tersi çok daha küçük imkanlarla yapılan ve daha çabuk tüketilen albümler, vs vs… Kötü mü? Bu dönemin ruhunu yansıtıyorsa ‘hayır’ demek zor…

Yorum yaz!