betaartı betaartı

Fonda “The Sailor Song” çalıyor ve ben oradan oraya uçuşuyorum…

Dikkat bu yazı yüksek miktarda “The Gadsdens- The Sailor Song” içermektedir. “Sailor Song” açmadan okunması tavsiye edilmez.

“Bu kadar edebi olunur” diyebiliyor insan kendi kendine… Tekrar etmiyor, yinelemiyor. Anemi, dumansız sigarayla bir köpeğe seslenirken it kopuk kumanda ile bakışma sürecinden sıkılıyorum. Pencereden azıcık aşağı sarktığımda bir tüy, gözümün önünden aşağı doğru süzülüyor. O aşağı doğru süzüldükçe ben onu yakalamak için kapıdan dışarı çıkıp merdivenlerden koşar adım iniyorum. O havada birkaç parende atıyor, düşmeden onu kapmak için ikişer ikişer iniyorum merdivenleri… Dışarıda hafif esen rüzgârla uçuşmasını takip etmeye başlıyorum. Gökten “The Sailor Song” yankılanıyor, tüy bir bankın etrafında uçuşuyor. Bankta elinde çikolata kutusu olan bir adam beni bekliyor, annelerimizin tembihi aklıma geliyor; yabancı birinden şeker ya da çikolata almamamız gerektiğine dair… Adam, o kadar saf ve sade bir bakış atıyor ki ilk aklıma gelen bu tembih olduğu için kendimden modern yaşamın grotesk bir figürü gibi utanıyorum. Hikâyeler anlatmaya başlıyor; tüy nereye giderse oraya uçuşmaya başlıyoruz birlikte. Her yere çakılışımda “bu konuda söylemek istediklerim bu kadar” diye sesleniyor. Düşüp yine kalkıyorum. Dizim acımış, annem koşuyor bantlamak için… Forrest Gump koşuyor; hayata dair ikiyüzlülüğün olmadığı bambaşka bir gözlük vermek için… Seyreder âlem beni, ben âlemi ve The Sailor Song’la başka bir seyir defteri başlıyor.

Kumanda unutulmuş, evde kendi kendine beklerken ben sokakta uçuşan tüyün peşinden gidiyorum. “The Sailor Song”, bomboş bir sokakta yüksek sesle deniz dalgası gibi dalgalanıyor ve o hızlandıkça tüy de ona uyum sağlıyor. Teklediğinde tekliyor, sonra yine özgürce uçuyor. Sağ tarafta çıkmaz bir sokağa kafamı çeviriyorum. American Beauty poşeti, oradan çıkmak için çabalıyor. Kafamı diğer yöne çevirdiğimde ise tüy, tren raylarına doğru gidiyor; “bekle” diyorum ama durmuyor.

Tren ray dalgalarında bir gemici şarkısı

“Mesudiyeli Mesut… Ne küçük bir dünyan varmış, gerçek sandığın hiçbir şey gerçek değilmiş; karının, kızının sevgisi… Beni Mesut olarak sevseydiniz… Evet, Ayten belki de sen doğru söylüyorsun. Biz başkasıyız artık… Ne milyarmış ama şu milyar! Bir de cebimizde olduğunu düşünün! İnsan şeffaf bir hal alırdı; aynada bile göremezdik kendimizi…”

Mesudiyeli Mesut- Şener Şen/ Milyarder

Tren raylarının üstünde Forrest Gump’ın saflığını düşünüp gülümseyerek tüy peşinden koşuyorum. Tren raylarının az ilerisindeki tünelden tren sesi yerine Sailor Song geliyor. Raylar denizin dalgaları gibi gelgitler yaşıyor. Yandaki tren rayından geçen trende Mesudiyeli Mesut bana camdan el sallıyor, Forrest Gump’ın saflığından Mesudiyeli Mesut’un temizliğine ve insanlığına bakıyorum. Bu sefer rayların dalgalarında küreksiz ona yetişmeye çalışıp elini tutmaya çalışıyorum. Trenin hemen yanından koşuyorum, denizin içine dalıp dışına çıkıyorum ama yakalayamıyorum. “Neyse ki aynada görüyorum kendimi ve Mesudiyeli’yi” diye iç geçiriyorum. Nefes nefese kaçan trenin arkasından bakarken sular çekiliyor.

O kadar ıslanmışım ki saçlarımdan damlalar “çıp çıp” raylara dökülüyor. Uçuşan tüyü arıyorum. Gökten tüy gibi bir şey iniyor, tam göremiyorum ama gri… Ne olduğunu kavramaya çalışırken kül yağmaya başlıyor. Kafamı yana çevirdiğimde raylar üstünde olmamayı dilediğim bir yangının külü burnumun üstüne düşüyor. Haydarpaşa yanıyor, ben yanıyorum. Sanki o raylarda ben alev almaya başlıyorum. Bir tutam baharat yerine bir tutam kül yağıyor. Bir anda her yanımı sular sarıyor, dalgalar büyüdükçe Haydarpaşa’yı görmeye çalışıyorum. Alevler, o en sevdiğim yapılardan birini sarıyor. “Bir gün evlenirsem burada evleneceğim” dediğim küçük hayalleri, içine girdiğinde tren istasyonunun havasını tarihi dokusunu hatırlıyorum. Batıp çıktıkça Haydarpaşa’nın bir yanı daha acıyor, ben nefes alamıyorum. Bir daha aynı olmayacak, bir daha orada, aynı istasyonda olamayacağım diye küsüyorum. Hayatın saflığı oracıkta yanıyor, suda boğuluyor. Alevler arasındaki Haydarpaşa’ya bakmak için ne kadar yüzeye çıkmaya çabalasam da olmuyor ve bırakıyorum artık kendimi suya. Suyun altında gözümün önünden aşağı süzülen beyaz tüy, grileşmiş şekilde havadan süzülerek elime düşüyor.

Gözlerini Aç!

Yıllardan 2046, herkes bir sabah kumanda olarak uyanıyor. Gözlerimi açıyorum, boğulma hissi her yanımı kaplamış ve kumanda, geri dönmenin verdiği hazla her zamanki yerinde kuruluyor; televizyonda ise bir tarihin yanışına tanıklık ediyorum. “Bu konuda söylemek istediklerim bu kadar” diye sesleniyorum kumandaya… Nefes alamıyorum, sanki o dumanlar içeriyi kaplamış gibi pencereden kaçmak istiyorum. Sanki ağzımdan su çıkacak gibi geliyor. Öksürüyorum, boğazımı tutuyorum. Dışarı boğulmanın verdiği yorgunlukla bitap şekilde bakıyorum ve yemyeşil bir ormanın önünde Forrest, bir bankta oturmuş bana bakıyor. Elinde çikolata kutusu yerine bir radyo, gülümsüyor, gülümsüyorum; “The Sailor Song”, tüy misali havada uçuşuyor. Biliyorum hala kumanda dışında bir dünya var, hala “Mesudiyeli Mesut” var, “Forrest Gump” gibileri var, tarihine sahip çıkan, kimseye zarar vermemeye çalışan, sevdiklerine sahip çıkan ve onu bir iki aylığına değil tüm ömürleri boyunca seven temiz insanlar var. Yine bir kapı kapanıyor, ama bu sefer benimki… Bavullarımı topladım kumanda, bir süreliğine elveda… Mutlu olmak için tüy olup uçmak mı lazım yoksa yerinde sabit kalmak mı lazım… Tren yolculuğunda kafamı cama yaslayıp karıncalanıyor ve kayboluyorum. Bir ihtimal daha var benim için o da bilinmeyen, tamamen farklı ve özge bir yaşamda uyanmak mı dersin…

Yorumlar
1 Yorum var : “Fonda “The Sailor Song” çalıyor ve ben oradan oraya uçuşuyorum…”
Trackbacks
Check out what others are saying...
  1. [...] Betaarti.com Yayın Tarihi: Aralık 16, [...]



Yorum yaz!