betaartı betaartı

Röportaj: The Lucksmiths

Marty Donald, Tali White, Mark Monnone ve Louis Richter’den oluşan Avustralyalı indie pop grubu The Lucksmiths’in üyeleri, 16 yıllık evliliklerinin ardından, geçtiğimiz sene ayırdılar yollarını. Dışarıdan ve de uzaktan bakınca güllük gülistanlık görünen haneyi müzikli kara bulutlar sarmış demek ki bir zaman…

Bununla beraber, (kişisel anlamda buna inanmasam da!) dört medeni insan gibi arkadaş kalmayı da başardılar. Öyle ki, röportaj sorularına da gayet uyumlu bir takım çalışması ile üç kişi birden cevap verme inceliğini gösterdiler. Mark’tan öğrendik ki, Tali’nin bu taraklarda bezi olmazmış; ah Tali, ben de bir bilsem bu tarakları niye ceplerime doldurdum…

2008′de çıkan son stüdyo albümü First Frost, ardından Avrupa ve anavatan Avustralya’da verilmiş birçok konser ve işte The Lucksmiths’in dünü, bugünü, yarını! Ya da bir başka deyişle: Şarkılarla The Lucksmiths!

Neden ayrıldığınızı 5000. kez anlatmak istemezsiniz; dolayısıyla şu soruyla başlayayım: Grup üyeleri olarak birbirinizle şu an aranız nasıl?

Mark: Diğer çocukları son zamanlarda çok sık görmesem de, mükemmel! Bu yılın hatırı sayılır bir kısmını yurtdışında geçirdim; dolayısıyla bir araya gelme ve eski günleri yâd etme fırsatımız pek olmadı maalesef. Louis’in minik kızıyla tanışma fırsatını bile bulamadım henüz! Gerçi Marty’yle e-mail yoluyla yeni DVD için çok sıkı çalışıyoruz. Lucksmiths işleriyle meşgul hissetmek çok eğlenceli.

Kararınıza hayranlarınızın tepkisi nasıl oldu? Eminim ki sizi geri dönmeye çağıran bir sürü mesaj almışsınızdır!

Mark: Evet, zaman zaman alıyoruz. Ayrıldığımızı duyurduğumuzda yağan tüm o güzel mesajlar gerçekten çok üzücüydü. İnsanlardan gerçekten çok hisli mektuplar aldık ve bu da bizlere, onların gruba ne kadar bağlı olduklarını gösterdi. Biz hayranlarımızı, yılda bir ya da iki kez de olsa bir araya gelmemiz gereken yakın arkadaşlarımız, hatta aile bireylerimiz gibi gördük her zaman. Ve bence ayrılık, aileden biri hayatını kaybetmiş gibi hissettirdi kesinlikle.

16 yılda 11 albüm ve 5 EP çıkardınız; grubu ileride nasıl hatırlayacaksınız? Yaptıklarınız sizi tatmin etti mi?

Marty: Fazlaca tatmin olduk. The Lucksmiths ortaya çıktığında, grup için çok fazla beklentimiz yoktu. Dolayısıyla böylesine kapsamlı bir çalışma yapısı gerçekten inanılmaz. Grubun bize katacaklarını hayal bile edemezdim- bizi götürdüğü dünyanın tüm köşeleri ve tanıştığımız muhteşem insanları! Eve döndüğümüzde müziğimizin insanlar için ne anlama geldiğini daha iyi anladığımızı fark ediyorduk. Diğer yandan, ayrılığımız müzik kariyerimize daha tarafsız bakmamızı sağladı. Grup halen bir aradayken bununla ilgili çok fazla düşünmemiştim ama şarkıların kendi hayatlarının olması güzel bir şey- bu da demek oluyor ki, grup artık olmasa da insanların onları dinlemesi ve tekrar keşfetmesi için hala orada bekliyorlar.

Şu ana kadar The Lucksmiths’le tanışmamış biri için başlangıç noktası neresi olmalı sizce?

Mark: Kesinlikle en sondan başlayıp eskiye doğru gidilmeli! Ne mutlu ki, son albümümüzden şimdiye kadar kötü kokular geldiğini sanmıyorum. Aslında başarı elde etmeye yeni başladık. Dolayısıyla ben First Frost ya da belki Warmer Corners ile başlardım. Aslında Spring a Leak, Lucksmiths’in erken, orta ve son yılları hakkında iyi bir özet sayılabilecek, iki CD’lik bir albüm. Buradan başlayın! Bununla beraber, insanlar hala bizim eski kayıtlarımızı seviyor gibi görünüyor; biz bile onlara katlanamasak da! Zevkler ve renkler tartışılmaz, öyle değil mi?

Çok fazla turneye çıkmış bir grup olarak, Avustralya’nın dışında ne kadar tanınıyorsunuz? Ve Avustralyalı olmanın bu anlamda zorlukları neler?

Mark: Bizi tüm dünyada tanıyan insanların sayısından dolayı çok mutluyum. Yola asla çok ünlü bir grup olmak için koyulmadık. Dolayısıyla başarı dediğimiz şeyin her kademesi şiirsel bir şeydi hep ve öyle olmaya da devam ediyor. Tabii ki, Avustralyalı olmanın temel sıkıntısı, uluslararası turneler için kat etmemiz gereken mesafelerdi. İnternet öncesi döneme denk geldiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum; bu yüzden işleri eski usulle halledebildik. Bugünlerde müzik yapılan alanın iyi dengelenmiş olması ve her türlü müziğin her yerde çalınabilir olması nedeniyle artık müzik gruplarını yüz yüze görebilmek ve değerlendirip onlara âşık olabilmek çok daha zor. Bu yüzden 90’lı yılların sonlarında bir sürü turneye çıkarak ve bizi belki de daha önce hiç duymamış insanların önünde şarkı söyleyerek büyüyen fan kitlemizin temellerini atmış olduk. Bütün turnelerimizi kendimiz konser alanlarını uygun saatlerde rezerve etmek için gecenin bir yarısı arayarak organize ettik. Yabancı yerlerde döşemelerin üzerinde hatta çadırlarda uyuyarak ve uzun tren yolculukları ve Greyhound otobüsünde seyahatlerle, insanlar bizim onlar için çalmak üzere çok uzak mesafelere gittiğimizi gördü ve bunu takdirle karşıladı. Bu önceki turlarımız sayesinde dünyanın her yerinde sağlam dostlar edindik (Maalesef Türkiye’de değil!) Ve sanırım hala çok güçlü bir fan grubumuz var.

Naturaliste adlı albümünüzde “There Is A Boy Never Goes Out” adlı bir şarkınız var. Bunun yanında, The Smiths’in “There Is A Light That Never Goes Out”unu da harika şekilde cover’lamıştınız. Grubun adındaki The Smiths göndermesinden bahsetmiyorum bile- eğer ilgisi yoksa beni düzeltin lütfen… Tüm bunlardan sonra, The Smiths sizin müziğiniz için ne ifade ediyor?

Marty: Grubun adındaki The Smiths göndermesi aşağı yukarı tesadüfîydi; bunun farkındaydık ve ufak tefek tartışmalarımız oldu (Ama belli ki yeterince bütük bir tartışma çıkmamış!). The Smiths’le ve müziğiyle lisede okuduğum yıllarda tanıştığım ve çok sevdiğim bir gerçek; aynı zamanda gitar çalmaya ve şarkılar yazmaya çalışıyordum. Billy Bragg, The Wedding Present ve The Housemartins gibi diğer İngiliz indie hareketlerinin yanında, The Smiths, beni müzik konusunda gerçekten çok heyecanlandırdı ve olanaklarının farkına varmamı sağladı. Onları dinlemeyi de asla bırakmadım. Morrissey’in sözleri üzerinde kelime oyunları yapmaktan -belli müzikal çevreler için olan anlamları ve Morrisey’in kendisinin, başka insanların sözlerine gelince edepsiz bir ‘hırsız’ olmasından dolayı- her zaman bir tür haz aldım (soruda bahsettiğin şarkı adına ek olarak, ilk dönem b-side şarkılarımızdan “A Great Parker”daki “drunk in the haze of happy hour” dizesini de çok seviyorum). Aslında “There is a Light That Never Goes Out”u coverlamak konusunda epeyce tedirgindim çünkü indie popa saygısızlık gibi geliyordu. Bizim yorumumuza yeni bir şeyler katmak istedim (ki değerli bir cover buna sahip olmalı) ve şarkıyı bir düet olarak tekrar kurgulamak işe yaradı. O şarkıda hep piyano da olsun istedik ama son dakikada suya düştü. Dolayısıyla bu şarkı bende hep yarım kalmış hissini verir.

The Lucksmiths’siz, bu sene sizin için nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz? Hala öncelikle müzikle mi ilgilisiniz?

Louis: Bu yıl harika geçiyor: Nisan ayı sonunda, tombiş, çoğu zaman mutlu olan, harika bir kız çocuğum oldu. Genel olarak, her şey normal insanlarınki gibi gitmese de yeterince uyuyabildiğimizi de söyleyebilirim. Ayrıca, son birkaç senedir üniversitede okuyorum ve bu sene son senemdi (Bir iki hafta önce son sınavımı da verdim!).  Bu büyük bir rahatlama: Geçmişte çalışmak/ okumak adına birçok şey yaptım ama kesinlikle ilk kez bir şeyleri tamamına erdiriyorum.

Sürekli insanlarla gruplarda çalıyorum. Sanırım geçen sene olduğum kadar meşgul değilim ama bu ders çalışmamdan ve daha çok da bebeğimden kaynaklanıyor.

Yeni projeleriniz var mı?

Louis: Hâlihazırda devam eden bir sürü projem var ama içlerinde tamamıyla yeni bir şey yok. Benim şarkıları yazdığım ve söylediğim bir grup olan Mid-State Orange var hala- daha doğru bir tabirle, ‘benim’ grubum. Ve Anthony Atkinson’la da çalıyorum ki, bu harika bir şey. Ve aynı zamanda The Cat’s Miaow ve Hydroplane’den tanıdığımız Bart Cummings’in grubu Bart & Friends. Kâğıt üstünde çalıyor göründüğüm birkaç grup daha var ama uzunca zamandır konser vermiyorlar. Son zamanlarda Baptism of Uzi diye bir grupla da çalıyorum. Bu benim için yeni bir şey. Grupta bas çalıyorum ve gayet keyif alıyorum.

Tali’nin Guild League’ini biliyorum; sık sık konserlere çıkıyorlar- ki hala gitmek için hevesliyim, çünkü harikalar. Marty, The Lucksmiths sona erdiğinden bu yana, tam anlamıyla bir kiralık katile dönüştü: San Francisco’da favori gruplarımızdan Still Flyin’ ile birlikte kayıtlara giriyor. Aynı zamanda, eskiden New Buffalo adıyla tanınan Sally Seltmann’la da çalışıyor. Yani o gruplarla da turnelere çıkıyor. Ah, bir de Bart & Friends’te yer alıyor! Ama an itibariyle bu sadece eğlence amaçlı bir kayıt projesi. Ve solo projesi Monnone Alone da var; ismine meydan okurcasına, bir grup arkadaşını zaman zaman kendisiyle birlikte çalmaları için ayarladı. Ben birkaç sene önce birkaç kez bas çaldım ve çok eğlendim ama kovuldum. Ve benzer şekilde, Marty de, uluslararası bas çalma çağrısı onu ayartana dek Mid-State’te benim için bas çaldı.

Marty, Anthony Atkinson’la bas çalıyor, ben de hala onunla orada çalıyorum (ve aynı zamanda benim ‘nominal’ gruplarımdan birinde, Acheron Way gibi). Ve geçen gün de Mid-State Orange için bastaki boşluğu doldurmasını sağladım. Yeni şarkılar yazdığını da biliyorum ve yakınlarda bir zamanda dinleyebilmeyi de gerçekten çok istiyorum.

Avustralya müzik piyasasından bir miktar uzakta olan insanlar için, hangi grup ya da müzisyenleri önerirsiniz?

Louis: Bu harika bir soru: Genel olarak, Melbourne’de yığınla çok çok iyi grup var. Maalesef, az önce sözünü ettiğim bebeğimden dolayı yardım edebilecek iyi bir pozisyonda değilim bu noktada. İşte birkaç ay öncesine kadar çok severek izlediğim gruplardan birkaçı: The Ancients (yeni kayıtları gerçekten harika); Milk Teddy (sanırım herkes mükemmel oldukları konusunda hemfikirdir); The Zebras hala en iyi gruplardan bir tanesi; Zond muhteşem (ama tarif edilemez şekilde gürültülüler); Grand Salvo gelmiş geçmiş en iyi Avustralyalı besteci-şarkıcılardan biridir(Aslında an itibariyle Berlin’de yaşadığını sanıyorum— tıpkı Ned Collette gibi; bir başka harika şarkıcı ve gitarist); The Motifs harika; The Crayon Fields her zaman kusursuz.

Sanki geçtiğimiz yıldan ve önceki yıldan tanıdığım tüm grupları sıralamış gibi oldum ama sanırım yaş ilerleyince ve evde çocuklarla oturunca böyle oluyor. Bugünlerde sadece çalacaksam dışarı çıkıyorum!

Tamamen kendimi tatmin etme amaçlı bir soru: Favori Lucksmiths şarkılarımdan “Guess How Much I Love You” için özel bir şeyler söyleyebilir misiniz? Özellikle sonunu çok seviyorum: “This is cartography for beginners, On a map the gap’s three fingers, But it’s more than that, It’s more than that”. Yazma stilinize gerçekten hayranım- basit, yaratıcı, barış dolu ve aynı zamanda esprili.

Marty: Teşekkürler! “Guess How Much I Love You”, biraz daha kişisel, akıl mantık çerçevesinde yaklaşmaktansa bir şeyle daha duygusal düzeyde bir iletişim kurmayı daha ön planda tutan şarkılar yaptığım zamanlarda yazdığım bir şarkıydı. Bir şarkı adında “aşk” kelimesinin geçtiği ilk şarkım olduğuna kesinlikle eminim! O aynı zamanda yıllar içinde birçok kez döndüğüm bir temanın bir ilk dönem örneğiydi grup seyahat etmeye devam ederken: sevilen birinden ayrı olmak. Bu şarkıyı ilk zamanlarımızda Sydney’e çıktığımız bir turda yazmıştım (ya da en azından “yazmaya başlamıştım” diyeyim; şarkılarımın büyük bir kısmının yazılması haftalar alır- tabii eğer aylar almazsa!); “Backyard in Balmain” ya Chris Crouch (Candle Records olarak ismimizi yürüten) ya da iyi arkadaşlarımız olan ve bize eski günlerde daima moral veren Ben ve Megs’e aitti- Hangisi olduğunu hatırlayamıyorum- Ve bahsedilen bar da eskiden çok çaldığımız Cat and Fiddle’dı. Şehirdeki kitapçılardan birinde kitaplara göz atıyordum ki, tavşanlar hakkındaki “Guess How Much I Love You” adlı çocuk kitabıyla karşılaştım. Harika bir isim olduğunu düşündüm ve hiç utanmadan çaldım! Maalesef ki kitabın aslında ünlü bir eser olduğunu fark ettim: Birileri bana, kitabın o günlerde bir televizyon dizisine çevrilmek üzere olduğunu söyledi.

Hiç Türkiye’de konser vermeyi düşündünüz mü? Bu gerçekleşmeden ayrılmanız çok yazık…

Louis: Türkiye’de çalmayı çok, çok isterdim! Yıllar yıllar önce Türkiye’de bulundum… 1996 olabilir? Çok harika zaman geçirdim. Tali’nin de Türkiye’ye geldiğini ve çok sevdiğini biliyorum. Diğer çocuklardan ise emin değilim. Orada çalmadan önce ayrılmış olmamız gerçekten çok yazık, bu dediğine daha fazla katılamazdım. Maalesef, büyükbabamın da eskiden dediği gibi; “Hayat işte böyle saçma bir şey”.

Son olarak, tekrar bir araya gelme şansınız var mı?.. Evet deyin! =)

Marty: Ee, hayır. Sanırım bunun asla gerçekleşmeyeceğini söylememeliyim, ama şimdilik işleri geride bırakmış olmaktan dolayı çok mutluyum ve daha çok gelecekte olacak şeylerle ilgiliyim.

The Lucksmiths: Website, Myspace, Wikipedia

ENGLISH TEXT


Yorum yaz!