betaartı betaartı

Mavi Otobüsün Arkasında Bir Buluşma: Jim Morrison

Sıcak bir ağustos akşamı; belki karanlıktan belki de dumandan görselleri yıllar sonrasına kopuk taşınan bir akşam… Üstüne oturmayışı pek de umursanmamış bir kot pantolon ve karanlıkta fark edilmesini zorlaştıran soluk siyah bir tişörtle kapılar geçmeye başlıyor bir çocuk. Daha önce tırmanmış olanlar için tasarlanmış, fizik kurallarının ve insan anatomisinin izin verdiği ölçüde dik ve dar bir merdivenden çıkıyor. O yabancısı olmasa da ilk ziyaretini tecrübe edenler için pek de misafirperver bir merdiven değil bu. Çıktığı yerse bir çatı arası; asimetrik olarak çizilmiş bu alanı simetrik olarak yerleştirilmiş mumlar ve kendi köşesinde yanan kontrollü bir ateş aydınlatıyor. Ona yaklaşıyorum. Benim için önceden hazırlamış olduğu kadehe uzanıyorum ancak yine de bir onay bekliyorum ondan, başıyla selamlıyor, buyur ediyor. Bir süre ateşle ilgilendikten sonra bana dönüyor çocuk, bir şey söylemesini bekliyorum. Kısa ve tedirgin bir sessizlik yaşandığını anımsıyorum.

Refleksif gülümsüyor, “Dinle” diyor… Sesi, kişiyi ona inanmaya zorlayan bir adam anlık ve tepkisel sözler okumaya başlıyor, bağırıyor; “Tamam… hadi… bu kızı seviyorum ve güzel görünüyor…” Onun bir adım arkasından geliyor klavye, aradığımız tınının ruhsallığına eriyoruz; aradığımız kelimeyi, ismi buluyoruz. “Bak” diyor, çatı aralığının içinde daha da küçük bir çatı aralığı gösteriyor bana. Yetişkin bir insanın girmesi pek mümkün gözükmeyen büyüklükteki, içi mumlarla çevrelenmiş bir mağarayı andıran boşluğa bakıyorum, “Jim Morrison burda yatıyor” diyor bana, başını yere eğiyor, dinlemeye başlıyor…

İnsan ırkının kurtarıcısına seslenip “Senin o ‘cool’ suratın…” demiş adamın gerçek mezarını, kelimenin içini tam olarak dolduran şekliyle “türbesini” izlerken buluyorum kendimi yıllar sonra. Yazılmamış bir kuralı uygular gibi, içgüdüsel bir ritüeli gerçekleştirir gibi viskinin yarısını içiyor, yarısını toprağa döküyorum. Bir sigara yakıyor, bir şiir okuyor ve bir dua ediyorum. Onun “o kızı” sokak sokak takip edişi gibi ben de “o kızı” takip ederek düşüyorum sanırım bu yabancı topraklara. “İçerde arkadaşlarım var!” diye bağırarak dirilişe üyeliğimi birlikte iptal ettirdiğim insanla onun şiirlerini okuyoruz.

Yavaştan da duruluyoruz belki, deneyselleşiyoruz. Deneysel içiyor, deneysel konuşuyor, deneysel sevişiyoruz. Yumuşak bir geçide katılıyoruz, melodinin bekleme yapmadan değiştiği bu şarkıda fark ediyorum bir şeyleri: “Yolculuğun en güzel kısmındayım. Yolculuktayım ve en güzel kısmı… ve gerçekten hoşuma gidiyor…” Ruhani bir lider hak ettiği promil seviyesine ulaşıyor bugün, direnen bir şair her nerdeyse yine sevişiyor şu dakikada; aynı kelimelerle ifade ettiği “yolculuğunu”, merak ettiği, karşı çıktığı ve bağırdığı heyecanla yaşıyor. Ve yine yıllar sonra başını yere eğiyor çocuk, eliyle beni davet ediyor. Onla birlikte kulaklarımızı yere koyuyoruz. Belki yaşlıyız belki de sadece kırgınız ve James Douglas Morrison’dan miras kalan sese doğru ilerliyoruz. Kısa ve tedirgin bir sessizlik yaşandığını anımsıyorum. Müzik bitiyor, ışıklar kapanıyor. Nazik bir ses duyuyoruz, çok yakınlarda, çok uzaklarda, çok açık, çok yumuşak…

Kelebeklerin çığlıklarını dinliyoruz.

Yorum yaz!