Brighter than Snow: Bir Karışık Kasetin Hikâyesi : betaartı
betaartı betaartı

Brighter than Snow: Bir Karışık Kasetin Hikâyesi

I am very good at the past. It’s the present I can’t understand.

(Nick Hornby – High Fidelity)

Ufak yaşlarımdan beri hayata tutunmak için hep müziğe sığınmışımdır. İlk platonik aşkta, ilk gerçek kız arkadaşta, ilk ayrılışta, ilk ölümü öğrendiğimde… Hepsinin bir soundtrack’i, arka planda çalan bir fon müziği vardır. Bu anlarımın pek çoğunun da karışık kasetleri vardır. Şimdi fark ediyorum da aslında anılarımın bu kadar canlı kalması onları her zaman şarkılara yüklememden. Farklı şarkıları birleştirip apayrı bir bütün yaparak insanlara, olaylara karışık kasetler hazırlamak… Yaşadığın zamanları, insanları, paylaşılanları en güzel hatırlatan şey karışık kasetler değil midir? Bütün karışık kasetlerin bir hikâyesi vardır. Bunları yan yana dizip baktığınızda ise hayat hikâyeniz gözlerinizin önündedir işte.

Bir yandan da yaraları iyileştirir karışık kasetler. Sevgiliniz sizi terk ettiğinde acınızı, öfkenizi, anlamsız bakışlarınızı doldurursunuz kasete aslında. Özenle seçtiğiniz her şarkı bir parçadır acınızdan, bir dokunuşudur sevgilinin, son bakışıdır, son sözüdür. Kimi zaman bir şarkının bir sözüne takılırsınız, defalarca tekrar edersiniz bu sözü. Her defasında biraz daha vurur. Ve işte karışık kasetinizin ismini bulmuş olursunuz.

Ben de bu akşam bir karışık kasetim işte. Bütün vücudum anılardan oluşmuş gibi, ağır. Bu akşam, bir karışık kasetim, evet, kaldıramadığım kadar çok anıyla yüklü ve o kadar çok çalınmışım ki dinlerken bütün izlerin cızırtısını duyabilirsiniz…

Elliott Smith

Saat sabah 3’e geliyor. Kasetimin ilk şarkısını koyuyorum. Elliott Smith seçiyorum, 2.45 AM. Bu kırılgan şahsiyetin en kırılgan şarkısı. Sessiz anılar konuşmaya başlıyor işte, Elliott fısıldıyor tek tek, gecenin yalnızlığında, kendi yalnızlığında, sen çekip gitmeden 10 dakika öncesini anlatıyor. Dur demedim sana. Ama git de dememiştim…

Hayatımız yeni başlıyordu, en güzel anımız şimdiydi, en sevdiğimiz şarkıyı ise henüz dinlememiştik. Ama kafan karışık biliyorum. Giderken arkana dönüp bana bakman da bundan işte. Nereye gittiğini bilmiyorsun. Ben ise olduğum yerde duruyorum. Bütün şehir yukarı doğru uzuyor. Sarı ışıklar çizgi oluyor, yağan kar sarkan ipler gibi sallanıyor… Yavaşça yok oluyorsun karışıklığımızın içinde… Elimi CD’liğe atıyorum. Kasete hangi şarkıyı koyacağımı çok iyi biliyorum. Red House Painters sanki kendiliğinden giriyor CD çalara. All Mixed Up başlıyor. Kasete kaydederken Mark Kozelek boyuyor bizi… Her şeyi sana bırakıyorum, çünkü her şeyin iyi olacağını söylemiştin bana…

Benim için neydin sen? Bunu düşünüyorum. Hiç bilmedin mi acaba bunun cevabını, sana hiç anlatmadım mı? Anlayıp da korktun mu yoksa? Belki yarın kafanı toplamış olacaksın, ne yapacağını bileceksin. Ama benim sana söylemek istediğim daha o kadar çok şey var ki. Nasıl söyleyeceğimi bilmesem de… Cat Power fısıldıyor bunları benim için. O buğulu ses, yanaklarıma düşen kristallerden bir resim çiziyor. Wonderwall çalıyor.

Kızıyorum kendime. Öfkeliyim, sana ve daha çok da hayata. Anladım artık, atalarımız fena yanılmış, ne ekersen onu biçmiyorsun, ektiğinle kalıyorsun. Anladım bunu evet, ama kabul etmek istemiyorum. Sonsuz bir emek verdim ben sana, ama inadını kıramadım. Çok öfkeliyim sana ama kızamıyorum bile. O kadar içim acıyor, o kadar karışık kafam. Tek bildiğim, sana bir şey söylemeyeceğim. Bitiren sen olacaksın, bizi… Kendi kendime konuştuğumu fark ediyorum. Oysa sanki karşımda sen vardın demin… Aklıma “Once” filmi geliyor. Ben de sokakta bağırarak şarkı söylemek istiyorum, öfkemi kusmak istiyorum. Glen Hansard için play’e basıyorum. When Your Mind’s Made Up diye bağıracak. Benim için haykıracak. Duyacak mısın?

Nasıl geldik buraya bilmiyorum. O kadar hızlı ve parlaktı ki hiç hissetmedim. Şimdi bütün o parlaklığın yerini bizi içine attığın girdap alıyor. Bu karışıklığın içinden çıkabilir miyiz? O kadar bulanık bıraktın ki beni, gözlerim görmüyor hiçbir şey, kulaklarım uğultudan başka bir şey duymuyor. Thom Yorke mu PJ Harvey’i takip ediyor yoksa PJ mi Thom’u, bunu bile anlamıyorum dinlerken This Mess We’re In’i. Yine de öfkemi paylaşıyor bu iki ses, karışıklıktan çıkarmaya ise fayda etmiyor.

Hayır, hayır, hayır diyorum içimden. Sanırım son bir dakikadır tekrar tekrar hayır dedim. Bu kadar yanlış bir şey olamaz! Bizi yıkıp gitmen, hayır, hayır, çok yanlış bu. Kafamı kaldırıp sana bakmalıyım. Gözlerinin içine. Ne hissettiğini görmem lazım. Gücüm var mı, bilmiyorum. Dışarıda kar yağıyor, aklımda insanların söyledikleri. Geçer demeleri… Oysa benim duymak istediğimi Beth Gibbons söylüyor şu anda. Ben cama yapışan kar kristallerine bakarken, kasete Portishead’den Roads’ı çekiyorum. How can it feel this wrong? Kimse umurumda değil. Beth, iyileştirecek misin beni sesinle?

Bright Eyes

Telefon çalıyor duyuyorum. Sen misin arayan? Uyuyamadın mı benim gibi? Yoksa başka birinin kollarında mı kıvrıldın, benim olan nefesi ona mı üflüyorsun, bana dokunan saçların ona mı dokunuyor? Uykunda konuşmalarını dinleyecek mi acaba benim gibi, kalkıp uzun uzun uyumanı seyredecek mi? Telefona bakıyorum. Senin ismini görmüyorum ekranda. Hani demiştin ya bana, beni anladığını söylemiştin ya… Hep yanımda olacağını söylemiştin ya, neredesin peki şimdi? Bright Eyes koymak istiyorum kasete, Haligh, Haligh, A Lie, Haligh. Sanırım A yüzünün sonuna tam sığacak bu şarkı. Record’a basıyorum ve Conor Oberst içimde acıya dönüşen paranoyayı bağırıyor şimdi.

Kasetin B yüzünü çevirirken saate gözüm takılıyor. Birazdan sabah olacak diye düşünüyorum, yine bir sabah, yeni bir sabah, sensiz bir sabah. Ne ifade edecek bu sabah bilmiyorum, seni bana geri getirecek mi? Emin değilim. Aklımda Vega’nın şarkısı, mırıldanıyorum, suçum neydi, neden böyle oldu diye… CD çalara Vega’yı koyuyorum, kayda başlıyorum ve B yüzünün ilk şarkısı Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı oluyor.

Gözümü kapatıyorum, yüzünü görmeye çalışıyorum. Dudaklarına dokunmak, kokunu duymak istiyorum. Özlüyorum ben seni. Bilgisayarı açıp resimlerine bakıyorum, tek tek, yavaş yavaş… Her bir bakışın, gülümseyişin dakikalarımı alıyor. Dışarısı bembeyaz, ama sen kardan daha da beyazsın, daha parlaksın. Benim için artık tek gerçekliğin bu resimler. Onlara o kadar uzun bakıyorum ki, sanki gerçek oluyorlar. Ekrandan çıktın mı gerçekten? Sana sarıldım mı gerçekten, koltuğa kıvrıldık mı, seviştik mi? Peki şimdi ben günün parlaklığına uyanırken bu koltukta, sen neredesin? Hiç mi olmadın?

Resimlerine bakarken Robert Smith’in sesi loop’da kalmış, Disintegration CD’sinin ilk şarkısı çalıyor halen. Pictures of You çalmışım sadece, uyuyakalırken seninle. Kaset bitmiş, kayıt bitmiş. B yüzü sadece sen ve senin resimlerin olmuş.

Benim için gerçekliğin artık B yüzünde mi olacak hep?

Ama ben biliyordum, sen kardan daha parlaktın…

Yorumlar
2 Yorum var! : “Brighter than Snow: Bir Karışık Kasetin Hikâyesi”
  1. Mehmet Ali Börtücene mb diyor ki:

    tam 2 yıl sonra aynı karışık kaset tekrar decke giriyor bu gece. belki bir iki ek şarkıyla…

  2. Emre Yürüktümen Emre Yürüktümen diyor ki:

    Yeni (ve tesadüfen) gördüm yorumu abi:) İçim yine cız etti tabii…

Yorum yaz!