betaartı betaartı

Röportaj: Soaked

Balamir Nazlıca, Deniz Kunay, Yiğit Özkul, Berkay Küçükbaşlar, Hatice Arıcı ve Emrah Akar’dan (İsimler grubun MySpace sayfasındaki sırayla verilmiştir!) oluşan Soaked’u tanımlamakta birçok sıfatın yardımını almak mümkün esasında: Çalışkan, yaratıcı, yoğun, programlı ve kesinlikle enerji dolu!  Fotoğraf çekimleri, klip çekimleri; harıl harıl kayıtlarla uğraşıp konserden konsere koşmalar… Ve konserlerinde de ele avuca sığmayan 6 kişi! Saygıdeğer Soaked üyeleri; konserlerinizde yeterince dans edemiyorsak, sizi izlerken yorgun düşmemizdendir:)

Soaked’u onların anlatması en uygunu olurdu; işte bu güzel projenin üyelerinin betaartı’nın sorularına verdikleri cevaplar…

Soakedart.com adlı sitenizden incelediğim kadarıyla, “Her şey  kampüste bir arkadaşa sorulan retorik bir soruyla başladı” şeklinde bir alıntı var elimde. Merak ettim neydi o soru ve nasıl atıldı ilk temeller?

Balamir: Burçak Daldal adlı çok yakın bir gitarist arkadaşım var. Üniversiteye beraber gittik. Son derece yetenekli bir müzisyen. Hatta tüm ekibin yakından takip ettiği ve müzikal yeteneğini, müzik sevgisini hepimizin takdir ettiği bir insan. Belli bir dönem onunla beraber müzik yapabilmek için çok zorladım. Burçak bu piyasada uzun zamandır var olan bir insan ve dinamikleri çok iyi biliyor. Bu işin ne kadar zor olduğunu devamlı dile getirir. Hak vermemek mümkün değil. Burçak’ın sorular serisi içerisinde, meşhur, herkesin bir gün müzik piyasasında tanışacağı soru -bizim tabirimiz ile Sam Amca’nın sorusu- vardır. İşte o soru şu ki: “Başarı ihtimali %10 olan bu işe girmek ister misin, emin misin?” Ben de varım demiştim. Bugüne geldik!

Her yerde sizin çok hoş ve orijinal fotoğraflarınıza rastlamak mümkün. Müzik tarzınızda olduğu gibi fotoğraflarınız ve videonuzda da aynı farklılığı devam ettiriyorsunuz. Bu fikirler kimden çıkıyor? Çekim süreçleri nasıl geçiyor? Bir sonraki video için nasıl bir şeyler planlıyorsunuz?

Berkay: Bugüne dek çalıştığımız fotoğrafçıların hepsi, çok şanslıyız ki, kafasında farklı fikirler olan ve ortak çalışmaya açık insanlardı. Fotoğraf çekiminden önce yapılan uzun mailleşmelerde, konsept arayışları ve optimuma karar verme sürecinde tüm grup aktif rol aldı, fikirler döküldü ama son kararı hep fotoğrafçımız verdi.

Video kliplerde de aynı şey aslında. Tek farkı bu güne kadar tek isimle çalışmış olmamız: Emre Akay :) Kendisi hepimizi derinden etkileyen bir sanatsal bakışa ve yaratıcılığa sahip.

İkinci video klibimizin de çekimleri ve diğer her şeyi neredeyse tamamlandı. Özellikle çekimler çok ilginçti. Bizler bu kez oyuncu değil set işçileriydik :) Durmadan yapılan kazı, jandarmanın yaptığı hazine avcısı uyarısı, ışıkçımız “MacGyver” Dursun Abi unutulmaz detaylar olarak zihinlerimize kazındı. İşin bu kısmında, yani acı çekilerek yapılan gerçek üretim alanında bulunmak bizi daha da geliştiriyor. Klip ise yakında yayınlanmaya başlayacak ve çok heyecanlıyız.

Kendinizi grup olarak bir “konsept” diye nitelendiriyorsunuz ki, bu alanda tutarlı eserleriniz var. Hem müziğiniz hem de görsel çalışmalarınız birbiriyle paralel. Esinlenmiş olduğunuz ünlü ressamlar var mı? Size baktığımda ressam Joan Miro esintisi seziyorum. Biraz futurist, biraz sürrealist. Siz ne düşünüyorsunuz?

Balamir: Esinlenmemek mümkün değil. Çok beğendiğim ressamlar var. En çok da galiba Amedoe Modigliani. Çocukken hep ressam olmak isterdim. Babam da çok iyi çizim yapar. Ailede resme karşı büyük bir ilgi var. Neticede dedem de ressamdı. Bununla beraber teknolojinin gelişmesi ile yeni çizgi roman çizerlerinden de çok etkileniyorum. Bunların arasında Eduardo Risso, Marcelo Frusin, Peter Gross Ryan Kelly, David Mack ve özellikle Ben Templesmith ve Dave McKean var. Ben Templesmith ve DaveMCkean bence birer dahi resim konusunda. Ben de bu ustalara bakarak onlar gibi çizimler yapabilme hayali içerisindeyim. Önceliğim her zaman müzik ama görsel olmadan da müzik düşünemiyorum. İleride umarım bu çizimleri bir sergide sergileyebiliriz. Reel olmayan ve bir şekilde gündelik bakışımızın dışında olan her türlü sapmalara merakım var. Resimlerdeki gibi renkli olsa bu hayat!..

Çizimleriniz oldukça sert ve çizgi roman tadında. İleride konseptiniz dâhilinde ürettiğiniz ürünlerden bir çizgi roman yaratmayı ya da bu tarzda bir video çekmeyi düşünüyor musunuz?

Deniz: Çizimler Balamir’e ait. Bu çizim konusunda minik bir bilgi vererek yanıta başlamak daha doğru, Balamir’in enteresan bir beste süreci vardır. İlk önce o sert, çizgiroman tadındaki çizimlerini yapar, sonra o çizimlerin üzerine – gerçek anlamda üzerine – şarkı sözlerini yazar. Şarkının ruhu oluşur, melodi eklenir, grupla birlikte düzenleme yapılır. Sonra aynı şekilde canlı performansımızda o çizimler görselcimiz için ham bir malzeme olur. Yani çizimler aslında çıkış noktamız, ama sürecin tamamında varlar. Sorunun özüne gelince, ileride kesinlikle çizgi roman fikrini hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Planlaması hazır.

Müzik tarzınıza bakıldığında synth-pop’a yakın duruyorsunuz diyebiliriz herhalde. Bu tarzın çıkış yılları 80’ler. Ama siz 2003’te kurulmuş bir grupsunuz. Bir bakıma synth-pop’a yeni bir soluk katmaya çalışıyorsunuz diyebilir miyiz? Kendi yaptığınız müziği nasıl tarif edersiniz?

Hatice: Biz hepimiz 80’lerde doğmuş insanlarız. Dolayısıyla 80’leri birebir takip edemedik, belki hayal meyal. Ama aynı şekilde hepimizin aslında özde hoşlandığı türler farklı da olsa; müzik keyfimizi, müzikal alışkanlığımızı oluşturan, müzisyenliğimizi besleyen, belki de müziğe başlama sebebimiz olan dönemler de o dönemler. Biz doğmadan önceki ve doğduktan hemen sonraki o dönemleri sonradan keşfetmekle, büyülenmekle, ilham almakla tetiğimiz çekiliyor. Biz o dönemden daha gelişkin altyapı, enstrüman ve donanıma sahip ama kesinlikle 2000ler ruhuyla değil, o kökenlerle müzik yapan bir grubuz. Tabii ki 6 farklı kişinin beraberinde getirdiği müzikal birikim, üretim ve sonuç üründe yine bu zamana ait şeyler de var. Türkiye’de yapılmamış olan bir şey yapıyoruz, bu amaçla yola çıkmadık ama sonuç bu. Synth-pop’a yeni bir soluk kesinlikle getiriyoruz. Gerçek anlamda Synth pop yapıyoruz, bu konuda da yalnız olduğumuzu düşünüyoruz. Soaked’un müziği karanlık, seksi ve çekicidir. Ama en önemlisi enerjiktir. Güçlüdür. Romantiktir. Aşk, tutku, istek ve eleştiri içerir. Sözler bir hikâye anlatır. Bunlar sindirmesi pek kolay olmayan, içi dolu hikâyelerdir.

Balamir grup için çok önemli ve her yerde bundan büyük bir mutlulukla bahsediyorsunuz. Peki onun fikirlerini beğenmediğiniz zamanlar oluyor mu? Ya da içinize sindiremediğiniz? 6 kişilik kalabalık sayılabilecek bir grupta dengeler nasıl sağlanıyor?

Yiğit: 6 kişi; 6 farklı ruh, 6 farklı beyin, anlayış ve yaklaşım demek… Buna bir de insanların zamana ve bireysel yaşayışlarına dayalı farklı ruh hallerini ekleyin. Tabii ki fikirlerin örtüşmediği zamanlar oluyor, olmaması garip olurdu. Bu çok doğal ve bizim kesinlikle olumlu gördüğümüz bir şey. Biz sürekli toplantı yapan bir grubuz. Kararları bu 6 filtreden geçirerek alıyoruz, sürekli birbirimizi kendimizi ve üretimlerimizi sorguluyoruz. Prova molalarında bile kesinlikle yine minik toplantılar yapıyoruzdur. Bu 6 kişinin dışında profesyonel ve mükemmel bir ekibimiz var. Onlarla da sürekli fikir alışverişi halindeyiz. Karşındakini senin ve yarattığın şeyin bir parçası olarak görüp ona ve onun fikirlerine saygı duymayı başarabilmek önemli. Bizim bir araya gelmiş müzisyenler olmak dışında kendi içimizde oturmuş bir hukukumuz var. Hâlihazırda dengede bir grubuz. Birbirimize karşı saygı ve sevgi duyuyoruz. İpler fazla gerilmiyor, grup içi görev dağılımları ve ağırlıklı toleranslarla dengeler biz çok da çaba sarf etmeden oluşuyor.

Belki çok alakasız diyebilirsiniz ama sizin konsept anlayışınız ve ortaya çıkardığınız tüm ürünlerle bir bütün olarak düşündüğümde aklıma örneğin Pink Floyd geliyor. Tarz açısından değil; sadece onların da bu tür bir yol izlediğini ve bugün dünyada bir Pink Floyd kültürü olduğunu biliyoruz. Albüm kapaklarından, konserlerindeki görsel show’a kadar bunu her noktaya taşıyorlar. Fakat onların dünyaya karşı bir duruşu da var. Mesela “The Wall”da dertlerini anlatıyorlar. Sizin dünya görüşünüz nedir?

Berkay: Konsept dediğimiz şey aslında şunu ifade ediyor: Soaked sadece müzik üretmiyor. Yaşayan, gözlemleyen, farklı mecralarda da üretim yapan bir oluşum. Konsept, ilk olarak, görselleri de işin içine katmak ve bir bütün olarak sunmak fikrini ifade ediyor. Eğer sadece bu noktada bile aklınıza Pink Floyd geliyorsa bundan gurur duyarız :)

Dünya görüşü konusuna gelince, Soaked genel itibariyle çatışmaları anlatmaya çalışıyor. Buna kadın-erkek veya birey-toplum diyebilirsiniz. Veya aslında dans müziği ve insanların eğlenerek izlediği bir şeyin içinde aslında çok karanlık bir anlatımın olduğu üzerinde durabilirsiniz. Mikro düzeyde ise bizler zaten ülke şartlarında ciddi anlamda müzik yapabilmek için birer savaşçı olmak durumundayız ve bence öyleyiz de. Bu da bir dik başlılık yaratıyor ki bunu seviyoruz :)

Grubun en büyük ideali dünyaya sesini duyurmak. Birçok yerde bununla karşılaşıyorum. Into the Light’ın yurtdışından aldığı tepkiler nasıl oldu? Bu anlamda sıradaki hedefleriniz nelerdir?

Emrah: Aslında hiçbir zaman yurtiçi ve yurtdışı gibi dertlerimiz olmadı. Yani yurtiçi için müzik yapalım, yurtdışı için müzik yapalım gibi bir seçimden geçmedik. Sınır düşünmediğimizi ele alarak amacımız hep dünyaya açılmak oldu diyebiliriz, ulaşabildiğimiz her yere ulaşmak. Into the Light ağırlıklı olarak yurtdışında dinleniyor görünüyor, EP dijital olarak yurtdışında satışa çıktı, ama bu da Türkiye koşullarının getirdiği bir sonuçtu. Avrupa ağırlıklı dinleniyor görünüyoruz. Yurtdışına okuduğumuzda anlamadığımız dillerde röportaj vermek enteresan bir keyif. Sıradaki hedefler her zamanki gibi aynı. Dünyayı ele geçirmek. Dünyaya yayılmak. Soaked virüsü olarak yayılıp, duyulmadık yer bırakmamak, şöhret anlamında değil yalnızca. Birey anlamında ve Soaked’u evinde dinleyen insan ölçeğinde… Sonra gidip o insanlara konserler verelim, başarılı konser turneleri gerçekleştirelim.

İstanbul’un belli başlı mekânlarında konserler veriyorsunuz. Ghetto konserinizi izleme şansını bulduk; bundan sonraki programınızdan bahseder misiniz? Duyurmuş olalım.

Hatice: Ghetto çok keyifli bir konserdi, yeni sezonu güzel bir açılışla başlattık. Şimdi sırada 5 Kasım Roxy ve 4 Aralık Indigo konserlerimiz var. Indigo konserimizde yeni klibimizin lansmanı gerçekleşecek. Şu an kesinleşmiş etkinlikler olarak bunları verebiliriz. Albüm çalışmalarımız devam ediyor, Şubat 2011’de albümümüzü çıkarmış olmayı hedefliyoruz. Soaked’un üretimi durmaz. Sergi, konser, remix, başka sanatçılarla ortak çalışmalar vb üretimler sürekli olasıdır. Soaked’la ilgili tüm güncel bilgileri, www.soakedart.com ve www.myspace.com/soaked2009 öğrenmek mümkün.

Soaked: Resmi sitesi, MySpace



Yorumlar
3 Yorum var! : “Röportaj: Soaked”
  1. Dilek diyor ki:

    Dogz Star’daki bi konserlerini izlemiştim röportajda da dendiği gibi çok canlılar. Yolları açık olur umarım! Yeni kliplerini de merak ediyoruz …

  2. Can diyor ki:

    Solist tam bir Dave Gahan kolpası. Madem özgün bir yeteneğin yok, taklit etme bari kardeşim.

  3. Omphalos diyor ki:

    İki synthesizer, altına arpej ağırlıklı bas girince ustune bariton ses gelince Dave olunuyor. Bu adamların ortak kaderi mı desek. Kaldı ki adamın vokali mukkemmel. Tabii Dave benziyorsa o da bir yetenek ister neticede değil mı KARDEŞİM?

Yorum yaz!